Cumartesi, Ağustos 08, 2026

Bisikletle Türkiye Turu, Thomas Stevens

 

Bu kitabı yarısına kadar okuyup tatile giderken başka bir kitap almıştım yanıma. Döndükten epey sonra yarım bıraktığımı hatırlayıp tamamladım. Aslında Bisikletle Dünya Tarihi kitabının Türkiye ile ilgili kısmı bu kitap.

Baştan söyleyeyim moral bozucu bir kitap. Ama detaylar ilginç ve bilgi verici.
Thomas Stevens bisikletiyle dünyayı dolaşan ilk kişi. Aslında tam bir tur atmış değil ama Nevada'dan yola çıktığında yıl 1880. Dört yıl sonra da Anadolu topraklarında. Avrupa'yı geçtikten sonra Trakya'dan Osmanlı topraklarına giriyor ve Ağrı'dan çıkıyor. Sanırım sonra İran'a geçiyor. Moral bozucu olan kısım Anadolu'nun sefilliği ve halkın yoksulluğu, cahilliği. Pek çok köyde yıkık dökük toprak evler var. Yazar kuru ekmek dışında bir lokma yiyecek bulamamaktan bahsediyor. İnsanlar sefalet ve pislik içinde, üstlerinde yırtık kıyafetler. Çoğu yerde toprak ve bozuk yollar var. Anadolu insanının bu sefalet içindeki kurnazlığını da çok iyi yansıtmış. Çeviri çok iyi ama kitapta dizgi sırasında gözden kaçmış bazı hatalar var. Pozitif yayınları bunu gözden geçirse iyi olur bence.

Cuma, Ağustos 07, 2026

Yekpare Kırılganlıklar, Dinçer Yurttaş


 Bu blogda pek şiir kitabı paylaşmadım. Şiirlerin sahibi Dinçer'i iki yıl önce kaybettik. Bu kitabı eşi yayınlattı. İlk baskısına yetişemedim tükenmişti. İkinci baskısını aldım. Şiirleri çok beğendim. Keşke yaşasaydı ve bu kitaptaki şiirleri ne kadar beğendiğimi ona söyleyebilseydim. 

...Ah, kendini müjdeleyenler

yapboz kutusunda kaderini bekleyenler

böyle dümdüz kim kesti sizi?

Oysa bilmez misiniz

yaraları içe kanamayanlar

tamamlayamaz kendini...

...Aynalara bakıyorum,

keşke diyorum tüm yaraları yüzünde olsa insanın

hatırlaması ne kolay olur.

Yoko Ono'nun Sabancı Müzesindeki Sergisi

 

Yoko Ono'nun 67 parçadan oluşan İçses ve İçyapı adlı sergisini Sabancı Müzesinde ziyaret ettik. Klasik sergilerden biraz farklı ve benim de çok hoşuma giden bir tasarıma sahip. Sergiyi izleyip gitmiyorsunuz içine girip siz de bir şeyler yapıyorsunuz. Örneğin ilk fotoğrafta hayatında seni üzen her ağırlık için bir taş seçip kendi taş yığınını yapman isteniyor. Bir başkası dilek ağacı. Bir diğeri kendi anneni tanımlayan bir şeyler yazıp astığın bir duvar. benim en çok hoşuma giden beyaz bir masadaki kırık beyaz fincan ve tabakları eşleştirip istediğin dizaynı yapıp yapıştırıp rafa koymak oldu. Bu onarımı yaparken dünyayı da onardığını düşün diyor. Başka bir köşede objelerle kendi natürmortunu yapıyorsun veya resim çiziyorsun. İlgilenenler için sergi 27 Aralık'a kadar açık. Salı günleri ücretsiz, diğer günlerde öğretmen/öğrenci indirimi var.






Çoğu İnsan İyidir, Rutger Bregman

 

Kitabın adı pek kabul edilebilir değil galiba değil mi?

Yazar bunu ispatlamaya çalışıyor. Bize empoze edilmeye çalışılan kötülük çoğu zaman doğru değil diyor. Ayrıca kapakta da yazdığı gibi insanlık tarihinden pek çok olayı inceleyerek ve gerçek belgelere ulaşarak bunu yapmaya çalışıyor. Kitabın bazı yerlerindeki görüşlerine katılmadım ama çoğunlukla aynı fikirdeyim. 

Kitabın başlarında Sineklerin Tanrısı romanı ele alınmış. O romanda bir adaya düşen bir grup çocuğun nasıl zamanla vahşileştiğini okursunuz. Oysa gerçekte böyle bir olay olmamıştır. Hatta tem tersi olmuştur bu roman yazıldıktan yıllar sonra. Bir adada mahsur kalan 6 çocuk ve onları kurtaran kaptan arasında yıllardır süren dostluk ve yardımlaşmayı anlatır yazar. Sineklerin Tanrısında olduğu gibi değil yani. 

İkinci Dünya Savaşındaki Nazi soykırımından ateş etmeyen askerlere, Kitty Genovese cinayetinden Paskalya Adası'nın halkına kadar pek çok olayı incelemiş. Kötü insanların da neden kötülük yaptığını açıklamaya çalışmış. 

Akıcı bir kitap. İnsan psikolojisini incelemeyi, sosyolojiyi ve tarihi merak ediyorsanız sıkılmadan okursunuz bence.

Cuma, Temmuz 31, 2026

Çinili Köşk'teki Selsebil Çeşmesi


İstanbul Arkeoloji Müzesine gidip de bu çeşmeyi görmeden dönmeyiniz. Restorasyon bitip de yeniden açıldığında hemen Eski Şark Eserleri binasına gidip detaylıca gezdim. Daha sonra bu çeşmeyi bir daha görmek için Sırça Saray (Çinili Köşk) binasına gittim. Fatih Sultan Mehmet'in yaptığı düşünülen bu köşk şimdi çok güzel çinilerin sergilendiği bir bina. İçerdeki çiniler çok güzel ancak be selsebil çeşmenin olduğu odaya mutlaka zaman ayırın. Böyle kademeli duvar çeşmelerine selsebil deniliyor. Bina yapılırken bu çeşme yok, sonradan ekleniyor. Kitabesinde yazana göre 1591'de III. Murat yaptırıyor (Kanuni'nin torunu). 

Bu çeşmenin bir adı ab-ı hayat çeşmesi diğer adı da tavuslu çeşme. Tavus kuşu açıkça görülüyor. Tavus cenneti, güzelliği ve ölümsüzlüğü simgeliyor. Süslemelerde kalem işçiliği ve altın yaldız kullanılmış.

Bu çeşmeden Osman Hamdi Bey de çok etkilenmiş. 1904'de çeşmenin önünde fotoğrafını çektirmiş. Ayrıca çeşmenin önünde Ab-ı Hayat Çeşmesi tablosunu yapmıştır. Köşk'ün bu bölümünde Osman Hamdi Bey'in tablosunun canlandırması da var. 


Böyle çeşmelerde su küçük çıkıntılardan akıp süzülürken çıkardığı sesle mekana huzur veriyordu. Ayrıca sıcak yaz günlerinde odaya bir serinlik de katıyordu. 

Stiller, Max Frisch


 Uzun zamandır okumayı istediğim bir romandı. (uzun zamandır okumayı istediğim belki 40 roman vardır bu arada, liste azaldıkça eklemeler oluyor). Yazarın Homo Faber kitabını okuyup beğendikten sonra başka neler var diye bakınca bunu görmüştüm. Üstelik eleştiriler de iyi yöndeydi. Yazarın en iyi romanı kabul ediliyor. Roman 1954'de yayınlanmış. 

Roman yavaş ilerliyor, içsel diyaloglar ve uzun cümleler okumayı zorlaştırıyor. Konu ilginç olduğu için ilerleyebiliyorsunuz. Ama günde 100 sayfayı rahatlıkla okuyan ben bu romanda 50'lere ulaşamadım. 

Neyse konuyu kısaca özetleyecek olursam, Amerika pasaportuyla seyahat eden bir adam (romanın anlatıcısı) İsviçre'ye giriş yapınca Stiller diye biri olduğu zannedilerek tutuklanır. Ama adam ısrarla ben Mr. White'ım der durur. Hatta onu yıllardır görmeyen eşi ve erkek kardeşi bile "evet bu Stiller" der. Hapiste bir defter tutması ve o deftere her gün bir şeyler yazması istenir. Stiller olmadığını ısrarla söyleyen adam pek kimseyi inandıramaz. Romanın ortalarına doğru ben de şüphelenmeye başladım. Sonunu söylemeyeceğim. Ama roman boyunca Stiller ve White'ın geçmişlerini okuruz. Son yüz sayfada biraz çözülmeler olur ama yine de net değil. 

Yazarın dili çok iyi ama hikaye durağan. Yine de okumaya değer. 

Pazartesi, Temmuz 27, 2026

İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndeki İştar Kapısı

 

İstanbul Arkeoloji Müzesinin 4 yıldır restorasyonda olan iki binası; Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk yeniden açıldı. Eski Şark Eserleri bölümünü çok beğendim. Sadece iki eleştirim olacak; Birincisi vitrindeki eserlerin açıklaması alttaki bantta yazıyor ama örneğin 10 numaralı eserin açıklaması 1,5 metre ötede sağda, tam altına denk düşmüyor. Ne olduğunu okuyabilmek için vitrinin önünde sağa sola gidip gelmek zorunda kalıyorsunuz ki başkaları varken bu pek mümkün olmuyor. Açıklamalar tam altına gelen bölümde olsa daha pratik olurdu. İkinci eleştirim de pek çok kişinin heykelleri ellediğini gördüm, ne uyaran var ne uyarı tabelası var. Günde 100 kişi ellese ki bence daha fazla, elinizin yağı, kiri ve ısısı o esere/heykele zamanla zarar verir, siyahlaşır. Bunun için bir çözüm bulunması gerekir.


Müzenin bölümlerinden biri Babil'deki İştar Kapısı ve tören yolu bölümü. MÖ 575'de boyalı pişmiş topraktan yapılan aslan, at, boğa gibi betimlemelerden oluşan tuğla duvar çok güzel. Babillerde her yıl mart/nisan aylarında kutlanan yeni yıl bayramının 10 gününde İştar Kapısı ve tören yolundan geçilerek tapınağa gidilirdi. Bu bayram günümüzde Nevruz'a ilham olmuştur.

İştar Kapısı Babil kentinin dört kapısından biriydi. Alman arkeologlar Babil'deki kazıyı 1899'da başlatmış ve ele geçirdikleri tuğlaların çoğunu tek tek numaralandırıp Berlin'e (Pergamon Musemum) götürmüşler ve orada yeniden inşa etmişlerdir. Bu çalınan parçalardan geriye Arkeoloji Müzemizde sergilenen bu bölüm kalmıştır. 

Salı, Temmuz 14, 2026

Paris'in Geniş Bulvarları



Paris'e gittiğimde cetvelle çizilmiş gibi düzgün ve geniş bulvarlar çok ilgimi çekti. Görüntü güzel ama bende hafif bir rahatsızlık hissi uyandırdı. Biraz araştırdığımda III.Napolyon'un şehir plancısı Baron Eugenne Haussmann'ı bunun için görevlendirdiğini öğrendim. (Hatta Haussmann Bulvarı adında bir bulvar da var)
1850'lere kadar şehrin labirent gibi karışık ve dar sokakları varmış. Ayrıca İhtilal sırasında halkın dar sokaklarda barikatlar kurup, labirentlerde kaçıp saklanması çok kolaymış. Bu geniş bulvarları yapma sebeplerinden biri de barikat kurmayı ve kaçmayı zorlaştırmakmış. 
Ayrıca amaçlardan biri pislikten ve koleradan kırılan, kanalizasyon sistemi olmayan şehri yenilemek tabiki. Örneğin anlatılanlara göre 1840'da merkezde küçücük apartman dairelerinde 15-20 kişi yaşarmış. Bu da salgının hızla yayılmasına neden olmuş. Sokakların genişliği en fazla 5 metre imiş ve nüfus arttıkça ulaşımı da zorlaştırıyormuş. Şehirde açık alanlar, hava alınabilecek yerler de yokmuş. 
1959'da bile Paris halkı yavaş yavaş yapılanlardan memnun olmaya başlamış. Ferah sokaklar, ağaçlandırılmış parklar kimin hoşuna gitmez. 
Bu düzenleme çalışmaları aşama aşama yapılmış ve çok masraflı olmuş. Hatta bazen para bulunamamış. Muhalefet artmış. 
Paris merkezinin yüz ölçümü iki katına çıkmış. 
Nihayetinde üçüncü aşamadaki çalışmalar devam ederken Napolyon'a muhalefet artar ve Haussmann da acımasızca eleştirilir ve görevden alınır. Bunun sebebini şöyle açıklar; "17 yıl boyunca şehrin altını üstüne getirerek halkın alışkanlıklarını bozdum." der.

Bırak Yapsınlar Teorisi

 Evet böyle bir teori varmış. Hatta Mel Robbins'in bu adla bir kitabı da var. Let Them teorisi. (teori dediğine bakmayın bilimsel değil elbette) Geçenlerde bir kitapçıda kitapları karıştırırken gördüm. Yemyeşil kapağı ile ön taraflardan sırıtıyordu. Ayaküstü birkaç dakika inceledim. Daha sonra bir youtube kanalında bir psikolog bu kitap hakkında konuşuyordu, onu dinledim. Son yıllarda uygulamaya çalıştığım bazı şeylerin kitapta anlatıldığını fark ettim.  Kısaca şöyle; başkalarının davranış ve düşüncelerini kontrol edemezsin ve hatta değiştiremezsin. O halde umursama. Kendi seçimlerini yap ve onaylanma beklentisini bırak. 

Doğduğumuz ve büyüdüğümüz şehir, mahalle, aile farklı, genlerimiz, doğuştan getirdiğimiz özelliklerimiz, korkularımız, eğitimimiz farklı. Okuduklarımız, karakterimiz, izlediklerimiz ve yaşadığımız iyi/kötü olaylar farklı. Biz nasıl aynı olalım? O yüzden eşini, arkadaşını, çocuğunu, anneni-babanı, kardeşini, komşunu bir dereceye kadar anlamaya çalışabilirsin ama değiştiremezsin. Hatta bazı insanların psikolojik sorunları varken... O halde neden kendimizi üzelim? Bunları yaşayarak öğrendim. Mesela kızımın odası ve gardırobu her zaman çok dağınıktı. Topluyorum bir gün sonra aynısı oluyordu. Konuşuyorum, sitem ediyorum ama değişmiyor. Sonra neden bunu takıyorum? dedim. Kendi odası. Zararı kendisine. Benim söylememle değil yaşayarak öğrenmesi daha önemli. Söylenmeyi bıraktım. Bu duruma takılmamaya çalıştım. Başardım da. Sonra zamanla arkadaşları gelmeden odasını toplamaya başladı. Yavaş yavaş düzene girdi. Girmeyebilirdi de.

Günlük hayatta sıklıkla markette, trafikte, apartmanda birilerine sinir olabiliyoruz. Bunları kafaya takmak, düzeltmeye çalışmak, eleştirmek çoğu zaman bir işe yaramıyor. O sırada yapabileceğimiz bir şey varsa tamam yapalım, söyleyelim. Ama savaşmaya gerek yok. Bunu takmadan hayatımıza devam etmek gerek. Çoğu zaman bunu uyguluyorum. Tabi ki başaramadığım zamanlar oluyor. 

Psikolog kitabı anlatırken, "bırak ne düşünürlerse düşünsünler" den de bahsetti. Bunun bizim toplumumuzda uygulanması biraz zor. Bazı durumlarda benim için de uygulaması zor. Yıllar önce çalışma hayatımın ilk yıllarında dedikoduyu çok seven, boşboğaz bir kadının hakkımda bir dedikodu yaptığını tam 15-16 yıl sonra öğrendim. Açıkça bana bir iftira atmıştı. Hiç yapmadığım ve yapmayacağım bir şeyi ima etmiş. Diğer kişi de bu imadaki durumu yapmışım gibi bir kaç kişiye söylemiş. Hatta sonraki çalıştığım kuruma bile ulaşmış bu laf. Tabi beni iyi tanıyan ve buna inanmayan biri hafifçe ağzının payını vermiş. Ama ben bunu çok uzun zaman sonra öğrendim. Çok üzüldüm. Kim bilir kimlere söylemişti. İnsanlar hakkımda ne düşünmüştü? Telefon numarası bende yoktu. Zaten sadece bir yıl beraber çalışmıştık ve samimi de değildik. Önce "amaan ne düşünürse düşünsün" dedim. Ama dedikodumu yaptığı insanlar söylediğini doğru zannedebilirdi. Bırak yapsınlar teorisi burada bende işe yaramadı. İnstagramdan buldum kadının hesabını ve ona ağır bir mesaj attım. Gördü, cevap yazmadı. Sonra engelledim. İçim rahat etti mi evet etti. Bu bana ders olsun dedim, gözümle görmediğim veya birinci kişiden duymadığım, hele hele güvenmediğim kişilerin hiçbir söze inanmayacağım dedim. Çünkü benim başıma geleni ben başkasına yapmak istemem.

Pek çok konuda anlatacaklarım, deneyimim, bir fikrim hatta bilgim varsa da bunu çoğu zaman anlatmayı istemiyorum. Çünkü çoğu sohbet ego tatmini gibi oluyor günümüzde. Bırak öyle sansınlar diyorum. 

Bazı insanlar "bu konuda sizin haberiniz olmayan çok şey biliyorum, ooo ben neler biliyorum neler" gizemini seviyor. Önemli hissediyor.. Bırak öyle hissetmeye devam etsin diyorum. 

Bu gerçekten her şeyi kontrol etmeye çalışma sıkıntısını da bitiren bir şey. Fark ettikçe yapmaya çalışın bence.

Algernon'a Çiçekler, Daniel Keyes

 

İlginç bir roman. Hem düşündürücü hem de duygu yüklü. Bir yerinde gözlerim doldu hatta. 

Yazar psikoloji eğitimi almış bir editör. Bu roman önce bir dergide bölüm bölüm yayınlanır ve çok ilgi görünce genişletilmiş hali kitaplaştırılır. İlk basım yılı 1966. Bilim kurgu türünde yayınlanır.

Yazar Keyes bir dönem lisede zihinsel engelli çocuklarla çalışırken bu romanı yazma fikri aklına gelir.

Roman IQ seviyesi 70'lerde olan Charlie'yi anlatmaktadır. Roman aslında Charlie'nin ilerleme raporu notlarıdır. İlk sayfalarda yazım hatalarıyla dolu kısa cümleler vardır. Sonra Charlie'ye bir beyin ameliyatı yapılır ve yavaş yavaş IQ'su 180'lere çıkarken yazı şekli de değişir. Ondan önce bu ameliyat bir kobay fareye uygulanmıştır. İsmi Algernon. Fakat zamanla farede gerileme görülür. Aslında bu deney ilk kez bir insana uygulanmıştır ve sonuçları tam belli olmadan medyaya sunulur. 

Romanın bence en etkileyici kısmı Charlie'nin düşük zeka seviyesine sahipken eğlendiği ve çok mutlu olduğu arkadaşlarının, zeka seviyesi artınca onunla alay ettiklerini anladığı sayfalar. Ailesi ve hatta annesi de çok sorunlu bir ilişkisi var. Charlie'nin yaşadığı başka bir sorun da zekası birkaç hafta içinde artarken duyguları ve tecrübeleri 12-13 yaşındaki bir çocuk gibi kalmıştır ve hızla gelişemez. Detay vermeyeyim ama güzel bir kitap bence. Zeka mutluluk getiriyor mu? Fazla şey bilmek veya düşünmek ne kadar iyi? Bunları sorguluyorsunuz.