Cumartesi, Ocak 24, 2026

Fikir birliği yapmak şart mı? Farklı olamaz mıyız?

 

Sürü psikolojisi ile hareket eden toplumlarda aynı fikirde olmak çok önemli. Bahsettiğim siyasi bir fikir olmak zorunda değil; hangi yemek daha güzelden tutun da, hangi oyuncu daha iyi , hangi marka kıyafet daha güzel veya gittiğiniz tatil yerine kadar. Biz farklı renklere tahammül edemeyen bir toplumuz. İstiyoruz ki benim tercih ettiğim tatil/ plaj en beğenilen en güzel sahil olsun, benim gittiğim restoran en iyisi olsun, okuduğum yazar veya beğendiğim oyuncu (sanki onu ben keşfetmişim gibi) en iyisi olsun. Bunda herkes aynı fikirde olsun hatta. " Ben Bodrumu değil Ayvalığı daha çok seviyorum" de bakalım başına neler gelecek. Ya da "o restoranı değil şunu tercih ediyorum" de. Seni ikna etme çabaları başlar hemen. Sanki senin algında bir hata var, bazı şeyleri görememiş veya fark etmemişsindir. Onlar fark etmiştir ama. En iyiyi o bilir hatta. Üstün olma çabası. "Benim fikrimde buluşalım" isteği ... Aslında az gelişmiş toplumlara özgü bir ruh hali bu. Diğerlerinden farklı olma öne çıkma çabası. Biz çoğu zaman konuşmuyoruz, yarışıyoruz. Ego savaşı yapıyoruz, kendini ispat çabası.. Bu yazdıklarımda iki durumu iç içe ele alıyorum farkındayım. Ama genelde birlikte yaşandığı için böyle yazmayı tercih ettim. 
Birincisi; En iyiyi en güzeli ben bilirim, yaparım ve takip ederim kafası.
İkincisi; Farklı fikre, zevke, yaşama tahammül edememe, kendininkini empoze etme çabası. 
Zaten birincisi bir kişide varsa ikincisi de peşinden geliyor. 
Geçenlerde bir videoda yurt dışında üniversiteyi okuyan bir genç kızdan dinlediğim durum beni bunları düşünmeye itti. Kız diyor ki; Ben farklı fikirlere değer vermenin ne demek olduğunu üniversitede öğrendim. Ortaokul ve lise hayatım boyunca Türkiye'de hep tek bir doğru cevap olması gerektiğine inandırıldık. Farklı bir fikir değer görmüyor hatta alay konusu olabiliyordu. Öğretmen de farklı fikre açık olmadığı gibi otoritesi sarsılmış olarak hissediyordu. Ama üniversitede "her fikir değerli, küçücük de olsa fikrini bizimle paylaş" hissini çok güzel veriyorlar diyor. Hoca herkesi tek tek dinliyor, kendisi daha az konuşuyor. Şunu anlıyorum maalesef; bizim eğitim sistemimizde tek doğru cevabın olduğu sınavlarla büyüyor çocuklar.  Ayrıca Anne babalar da çocuklarına birey gibi davranmıyor maalesef. Çocuklarını farklı fikirlerin konuşulduğu ve önemsendiği bir ortamda büyütemiyor ve olaylara farklı açıdan bakma konusunda çok yetersiz. Farklılıklara açık olmak sadece fikirlerde kendini göstermiyor. Farklı giyim tarzlarını garipsememek, farklı yaşam şekillerini kınamamak da dahil buna. 
Kalabalık arkadaş ortamlarında sohbeti kazanma, haklı çıkma çabası ile konuşanlar genelde lafı uzatırlar, karşısındakini dinlemezler. Önemli olan kendilerinin ne söylediğidir.  Kendi anlattıklarını o kadar enteresan ve doğru buluyorlar ki adeta etraftakilere o konuda demeç veriyorlardır. Ama ego çatışması yapmayan, zeki insanlar kendini anlatmaktan çok gözlemcide kalıp karşısındakini dinlemeye çalışıp "acaba farklı ne öğrenebilirim" diye bakarlar.  gerçekten dinlerler, kendilerinin dinlenmediği yerde de farklı fikre tahammül edilmediğini anlayıp konuşmaya gerek duymazlar.  Buna bir dikkat edin. Çok konuşan, sazı eline alıp açıklamalar yapan mı kısa ve öz konuşan veya hiç konuşmayan mı olmak istersiniz?  
Einstein zekanın ölçüsü değişme yeteneğidir demiştir. "En iyi fikir bende, en iyi zevk benim" inancıyla konuşanlar zaten değişime açık değillerdir. 
Aslında temelde şunu bilmeliyiz; hiçbirimiz aynı değiliz. İyi ki aynı değiliz. Farklı mizaçlarla dünyaya geldik, farklı ailelerde büyüdük, yetenek ve ilgilerimiz farklı, okuduklarımız izlediklerimiz farklı, karakterlerimiz farklı, yaşamda başımıza gelen acılar ve şanslar da farklı. Zevklerimiz niye aynı olsun? sevdiğimiz renkler, yemekler, giysiler, tatiller neden aynı olsun? Neden siyasette, edebiyatta, müzikte, sinemada aynı düşünelim? 
Her konuda en iyi ben bilirim çabasından kurtulmak, kendimiz anlatmaktan çok diğerlerini dinlemek ve farklıya açık olmak büyük bir sakinlik ve rahatlık veriyor insana... En yakın arkadaşlarım zaten böyle insanlar, sohbetlerimiz böyle. Çok şey öğreniyorum, ego savaşı yok, çok eğleniyorum ve olduğum gibiyim. Yanlış anlarlar mı derdim yok. 

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde, Olga Tokarczuk

 İlginç bir kitap. Kitap grubumuzla "Doğu Avrupa edebiyatından neler okuyabiliriz?" diye düşünürken bulduğumuz yazarlardan biri Olga Tokarczuk. 2018'de Nobel almış, Polonya'da en fazla okunan yazarlardan biri ve aynı zamanda kitapları 40'dan fazla dile çevrilmiş. Kendisi çevre ve insan hakları için mücadele eden de biri. 

Roman kahramanı Jannina, yaşadığı ücra kasabada biraz kaçık yaşlı bir kadın olarak görünen biri. Eskiden köprü yapımında çalışmış bir mühendis. Şimdi kışın sadece üç kişinin yaşadığı bu köyde uzun ve karanlık kış günlerini astroloji haritalarına bakarak ve zengin Varşovalıların yazın kullandıkları evlerine kış boyunca göz kulak olarak vaktini geçiriyor. Bir de bazı günler bir okulda çocuklara İngilizce dersi veriyor. Görüştüğü çok az kişi var. Bazen kasabaya iniyor. O, insanların doğumunda takılan isim yerine kişilerde ne his uyandırdığına göre bir isim verilmesi gerektiğini düşünüyor. Bu nedenle romanda bazı kişilerin adlarını pek öğrenemiyorsunuz; Garip, Koca Ayak, Siyah Palto veya Müjde gibi isimler kullanıyor. 

Roman aslında bir cinayet-polisiye roman. Kasabada esrarengiz cinayetler işleniyor. Baş karakter Jannina bu ölümlerin hayvanlar tarafından intikam almak için gerçekleştirildiğini iddia ediyor ama pek kimseyi inandıramıyor. Ayrıca Jannina ölen kişilerin doğum günlerini bulup onların haritalarını da yorumluyor. Ayrıca romanda sık sık William Blake'in şiirlerinden dizeler de var. Zaten romanın adı da bu dizelerden biri. Roman hakkında daha fazla detay veremeyeceğim, çünkü sonu hakkında ipucu vermekten çekiniyorum. Okuması kolay, akıcı bir roman. Biraz gizem de var, merak ediyorsunuz yani. 

Çeviren; Neşe Taluy Yüce, Timaş Yayınları

Bu kitap Spoor / Pokot isimleriyle filme de çekildi.

Çarşamba, Ocak 07, 2026

Valençay Peynirinin Napolyon ile Ne İlgisi Var?

 Fransa'da Loire Vadisinde bir kasaba adı Valençay. Fransa'da hem şarabı hem peyniri AOC etiketi almış ilk yerdir burası (Fransa'nın coğrafi işaret etiketi) 

Keçi sütünden üretilen ve üstü kesik piramit şeklindeki Valençay peyniri buraya özgüdür. Dışı odun külü ile kaplanmıştır. 

 
Valençay'ın şatosu da meşhurdur. Şatonun sahibi, Napolyon'un diş işleri bakanı olan Talleyrand'dır. Napolyon'un midesine düşkün olduğunu bilir ve onu şatosunda ağırlamak ister. (Anlatılanlara göre bu bu peynirin asıl şekli piramit gibiymiş. )Yemek sırasında Napolyon'a bu peynir ikram edilir. Mısır seferinde istediği başarıyı yakalayamayan Napolyon piramiti görünce tepesinin tası atar ve ayağa kalkar, kılıcını çekip peynirin tepesini uçurur. Valençay o günden beri peynirlerini böyle ucu kesik yapar.... Başka bir hikayede Talleyrand'ın Napolyon'u kızdırmamak için peyniri önceden kestirdiği söylenir. 
Ben de tarihsel öneme sahip bu peyniri çok merak ettim. Paris'e giden arkadaşımdan almasını istemiştim. O da arayıp bulmuş sağ olsun. İçi yumuşak ve çok lezzetli. 





Salı, Ocak 06, 2026

Lezzetli Dünya Tarihi ve Lezzetli Fransa Tarihi

İki harika kitap tavsiyem var. Tarih ve yemek tutkunlarına. Bazı tarihsel olayların yiyeceklerle ilişkisine veya bazı yiyeceklerin tarihsel hikayesine meraklıysanız bu iki kitabı mutlaka okuyun. Altını çize çize okudum. Dönem dönem bazı konulara takılıp o konu ile ilgili derinlemesine okumayı seviyorum. Yeme içme tarihi de bunlardan biri oldu. Burada bahsedeceğim iki kitap da Say Yayınlarından çıkmış. Lezzetli Fransa Tarihi'nin yazarları Stephane Henaut ve Jeni Mitchell. Lezzetli Dünya Tarihi'nin yazarı ise J.M. Mulet. 

Lezzetli Dünya Tarihi kitabında ilk insanların yiyeceklerinden başlıyor, buğday tarımına veya Mezopotamya, Mısır , Roma ve Yunan medeniyetlerinin yeme içme alışkanlıklarına kadar gidiyor. Hristiyan ve Arap Ortaçağındaki bazı yasaklamalara Amerika'nın keşfi ile küreselleşen bazı yiyecekleri anlatıyor ve endüstriyel mutfaktan çıkıyor. Birbirini etkileyen mutfaklar, pişirme teknikleri ve içeceklere de bolca değinilmiş.
Lezzetli Fransa Tarihi ise daha çok yemek kültürü kitabı gibi. Pek çok not aldım, kitapta okuduğum bazı şeyleri daha detaylı araştırdım. Başlıklar çok ilgi çekici; Böbrek Bakiresi, Tabaktaki Galyalılar, Feodal Yemek, Erik Savaşları, Fetih ve Çikolata, Savaş ve Bezelye, Kafelerdeki Devrim, Beşinci Krep ve Peynirlerin Kralı sadece bazıları. Ara ara açıp yeniden okumayı isteyeceğiniz türden mizahi dili ile muhteşem bir kitap.


Cumartesi, Aralık 27, 2025

Utanmak mı pişman olmak mı?

 Yanlış bir şey yapan kişi bunu henüz kimse fark etmeden, anlamadan üzülüp pişmanlık duyuyorsa bu değerlidir. Kendi kendine iç hesaplaşma yapmıştır ve davranışının yanlış olduğunu kabul etmiştir. Kaynağı içseldir. Bahanelere sığınmıyordur. Muhtemelen de bir daha yapmaz. Telafi etmeye çalışır. Ama birileri fark ettiğinde duyduğu his artık pişmanlık değildir. Utanmadır. Yaptığım ortaya çıktı, ne yapacağım şimdi, rezil oldum duygusu yani. Pişmanlık hissi tek başına hissedilir, utanma toplumsal bir durumdur. Dışsaldır. Başkalarının gözünde nasıl göründüğünle ilgilidir. Hiç yoktan iyidir yine. Ama ortaya çıkan bu yanlış davranışa rağmen ne pişman oluyor ne utanıyorsa bu yüzsüzlük gibi görünen, kendini toplum içinde kurtarma çabasıdır. Hatasından ders almamıştır, hatta kendini küçük detay yalanlarla haklı çıkararak ve karşı tarafı abartmakla suçlayarak işin içinden sıyrılmaya çalışır. Bu kişiler hep böyledir değişmezler. Onlarla konuşmak laf anlatmaya çalışmak anlamsızdır. Çünkü kişisel imajlarını kurtarmak için her şeyi yaparlar. Sizi yalancı veya abartan taraf olarak göstermek için her yalanı uydururlar. Siz temizlemekle uğraşırsınız. Çevredekileri inandırma çabaları vardır zaten. O yakın çevresi de ona "yanlış yapmışsın" demediyse ihtiyaç duyduğu onayı almıştır artık. 

Utanmak insanı küçültebilir pişmanlık ise olgunlaştırabilir. İyi arkadaşlar kişilere olgunlaşma imkanı vermelidir. Burada yanlış yapmışsın diyebilmelidir. 

Uçurtmalar, Romain Gary

 

En sevdiğim yazarların başında gelir kendisi. 
Olayların insanın içine işleyen yanlarını ustalıkla ve yalın bir dille anlatan yazarın yazdığı her şeyi seviyorum. İkinci Dünya Savaşını yaşamış hatta bizzat savaş pilotu olmuştur. Çok iyi gözlemcidir. Hiçbir romanında tekrara düşmeden insan hikayelerini anlatır. Uçurtmalar da onlardan biri. Normandiya sahiline yakın kurgusal bir yer olan kırsal Clery'de geçen "aşkın ve direnişin" öyküsü. Hatta ayrılığın, unutmamanın ve güvenmenin de öyküsü. (Romanın bir bölümünde Polonya'da var)
Roman Ludo'nun dilinden anlatılıyor. Roman boyunca onun büyüyüp olgunlaşmasına şahit oluruz. Amcası ve onu büyüten kişi uçurtma ustası Ambroise Fleury'dir. Umut ve insanlık onurunu temsil eder. Lila ise Ludo'nun biricik aşkıdır. Marcellin Duprat meşhur bir restoran sahibidir. 
Romandaki kişiler savaşın bireyler üzerindeki psikolojik ve ahlaki etkisini çok güzel yansıtırlar. Direniş sadece silahlı mücadele ile değil insani değerleri koruma biçimi olarak da ele alınmıştır ki buna bayıldım.
Kitabın ilk yüz sayfası biraz monoton gibi, yarıdan sonra elinizden düşüremeyeceksiniz. Ama karakterlerin savaş öncesi ruh hallerini anlamak açısından önemli. 
"...Lila'dan bir daha söz etmedik. Çünkü orada, bizimle birlikteydi; öylesine mevcuttu ki, ondan söz etmek onu uzaklaştırmak olurdu.."
Çok beğendim. 

Çarşamba, Aralık 24, 2025

Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası

 En sevdiğim yerdeyim. Bu yapı beni neden bu kadar etkiliyor? Muhtemelen detayları, hikayesi ve önemi... İki kez gittim bir kez daha gitmek görmek istiyorum.

Çok popüler bir yer değil belki ama bilinmesini çok istediğim bir yer; Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası. 800 yıllık yapıdır. Mengücekler zamanında yapılmıştır. 

UNESCO kültür miras listesine Türkiye'den alınan ilk eser budur. (1985'de )  Birisi bu külliye. Mimari özellikleri ve zengin taş işçiliği sayesinde seçilmiş. Mengücek Beyi Ahmet Şah camiyi, eşi de Darüşşifayı Hürrem Şah'a yaptırmıştır. Üç büyük kapının taş işçiliği muhteşemdir. Hiçbir motif diğerinin aynı değildir ve her motifin anlamı vardır. İçi ayrı dışı ayrı güzel bu yapı yıllarca korunmamış ve evsizler içinde yatıp geceleri ısınmak için ateş yaktıkları için duvarları simsiyah olmuş. Uzun zaman restorasyon geçirdi. 


Eleştiriye Açık Olmak

 Böyle bir şey var hayatımızda; eleştiriye açık olmak. Neden? Kimin eleştirisi? Nasıl eleştiri?

Bu konudaki düşüncelerim;

Kişileri değil davranışları veya sözleri eleştirebiliriz.  Ama nasıl? Hiç tanımadığın veya az tanıdığın veya tanıdığın sandığın kişiyi eleştiremezsin bence. Eleştiri sandığın şey kendi dünyana  ve bakış açına göre karşısındakini yargılamaksa zaten bundan hiç bahsetmiyoruz. Ama genelde böyle yapılıyor. 

Ben herkesin eleştirisine açık değilim mesela. Beni, benimle çok zaman geçirmiş, yıllardır tanıyan dostlarım ve ailem eleştirebilir.  Diğerleri ise ne anladılar ki eleştiriyorlar diye düşünürüm. Genelde de yanlış anlarlar ya da anlamak istedikleri kadarını anlayıp eleştiri yaparlar. Bunu umursamam.  Bunu bildiğim için davranışı bana zarar vermedikçe ben de başkasını eleştirmem. 

Neyi eleştirmeyi kendimde hak görürüm; sonucu beni de etkileyen bir sözü veya davranışı eleştiririm. Hatta bunu bile bazen (değiştirebileceğim bir şey yoksa) sinirimi daha da bozmamak için yapmam. (Tabi ki sevdiklerimi, ailemi üzecek, onlara zarar verecek davranışları da eleştiririm bunu söylemeye gerek yok)

İnsanlar birbirinin kıyafetini, tavrını, yaşam şeklini acımasızca eleştiriyor. Bu ego tatmininden başka bir şey değildir. Kendisini daha üstün, daha akıllı görerek bu eleştiriyi yapıyor ve rahatlıyor. Hatta akıl verir gibi, soru sorar gibi görünüp alttan alta eleştirenler var. Örneğin; evinizdeki kedi mutfak tezgahına çıkmıyor mu? Bu cümle meraklı bir soru gibi görünse de eleştiri.. Hem de hadsiz bir eleştiri. Senin hiç kafanın çalışmadığını, bunu daha önce hiç düşünmediğini ve kendisinin daha akıllı ve titiz olduğunu düşünerek aslında hiç bilmediği, yaşamadığı ve asla anlamayacağı bir deneyimi eleştiriyor. Komik duruma düşüyor sadece. Hayatta pek çok şeyi anlamak zorunda değiliz. Zaten anlayamayız da.

Anlatmak istediğim eleştiri sandığımız şeylerin çoğu eleştiri değil. Bir işi benden daha iyi bilen ve yapan bir kişi benim yaptığımı eleştirebilir. Hatta ben isteyebilirim bunu "neyi yanlış yapıyorum" diye yardım isteyebilirim. Ancak hiç deneyimi yok, az bilgiyle başkasını eleştiremez. 

Sosyal medyada herkes bir birini eleştiriyor. Aslında eleştirdikleri şey zevkler ve yaşam biçimi.. Bize ne? 

Sonuç olarak kimse beni benden daha iyi tanıyamaz, neyi niye yapıyorum kimse benden daha iyi bilemez, anlamak isterse anlatırım ama  anlamak istemiyorsa bir gün boyunca konuşsam anlamaz. Ona nefesimi tüketmem. Eleştirse de umursamam. Davranışım ona zarar vermişse, üzmüşse bunu eleştirebilir. 

Ian McEwan, Kefaret

 

Bu romanı okuyalı aylar geçti ve burada paylaşmadığımı fark ettim. Çok beğendiğim için yazmak istedim. Arka kapakta şöyle yazıyor; 1935 yazında bir gün, Tallis ailesinin 13 yaşındaki kızı Briony, ablası Cecilia ile çocukluk arkadaşı Robbie arasındaki yakınlaşmaya şahit olur. Briony'nin yetişkinlerin dünyasındaki bilgisizliği ve hikaye anlatmaya olan merakı, üçünün de hayatını etkileyecek bir suç işlemesine neden olacaktır. 
Romanın ilk bölümü 1935'de Tallis ailesinin malikanesinde geçmektedir. İkinci bölümde 1940'da Dunkirk'de Robbie'yi savaşın içinde oldukça gerçekçi bir şekilde görmekteyiz. Üçüncü bölümde ise Briony'i hemşire olarak görmekteyiz. 
 Kahramanlarının altüst olan hayatlarını İkinci Dünya Savaşı'na, oradan da yirminci yüzyılın sonlarına kadar takip eden Kefaret aşk, savaş, çocukluk ve hikayelerin gücü hakkında inanılmaz bir roman. Filmi de çok güzel. 

Perşembe, Aralık 18, 2025

Kişisel gelişim kitapları kişileri geliştiriyor mu?

 Ben yıllar önce kişisel gelişim kitaplarıyla alay etmiş biri olarak son birkaç yılda bazı kişisel gelişim kitaplarından çok faydalandığımı itiraf etmeliyim. Kınamamak lazım. Ama yine de çoğunun çöp olduğunu düşünüyorum. Tabi deneye yanıla vardım bu sonuca.  Faydalandıklarımdan sonra bahsedeceğim.  

Mesela şikayet etmekten büyük oranda bu kitaplar sayesinde kurtuldum. Şanslı olduğuma odaklanmayı, elimdeki onca değerli şeye, hayatımdaki insanlara şükretmeyi bu kitaplar sayesinde öğrenip alışkanlık haline getirdim. Bir de bazen yapamasam da hala gayret edip anda kalmaya anı yaşamaya çalışmayı da. Bunun tadını alınca bırakmak zor oluyor. Ayrıca her şeye takılmamayı boş vermeyi de bu kitaplar sayesinde pratik yapmaya başladım. Bazı şeyler hep söylenir; anı yaşa, kafana takma, şikayet etme, şükret diye. Ama nasıl ve neden? İşte işin özü bu kitaplarda. Bu kitapların bazıları psikolojik kitaplar. Ben psikoloji kitaplarını başkalarını değil kendimizi anlamak için kullanmamız gerektiğini düşünüyorum. Bir insan psikoloji kitapları okuyup kendini anlamak yerine başkalarının davranışlarını kategorize edip çözümlemeye çalışıyorsa arkasında büyük bir ego vardır. Önce kendini anla diye düşünen taraftayım ben. "Her insan bir dünya" gerçekten buna inanıyorum. 

Aynı tip insanların veya aynı tip olayların tekrar tekrar karşımıza çıkmasının nedenini bu kitaplar sayesinde öğrendim. Frekansımız ister istemez aynı döngüleri yaşatıyor bize ve bunu  anlamadıkça kurtulamıyoruz. Ve son anladığım şey hayat kendi zıddınla sınıyor seni. Sabırsızım dedikçe sabretmeyi gerektiren şeyler yaşatıyor, adalet ve dürüstlük benim için çok önemli dedikçe yalancı ve hırsızlar çıkıyor karşına. Ben güçlüyüm hallederim dedikçe daha bir sallıyor hayat seni. Tüm bunları huzurla atlatabilmem bu kitaplardaki belki birkaç cümle sayesindedir. Bu arada kitapların her sayfası da değil, belki bir kitaptan üç cümle diğerinden 4 cümle etkiledi beni ve bir şeyler öğretti. Okuduklarımdan etkilendiklerimi arada bakıp hatırlamak için bir deftere not ettim ..

Mesela şikayet etmek insanın enerjisini gerçekten çok düşürüyor. Çözüm için yapabileceğim bir şey varsa yaparım. Yoksa şikayet etmek moral bozucu. Ancak bazen elinde olmadan bulunduğunuz ortamlarda örneğin pahalılıktan, geçinmenin zorluklarından şikayet ediliyor. Bazen ben de yapıyorum bunu ama sonra farkına varıp uzun süre tutabiliyorum kendimi. Ya da kötü bir yöneticiyi, despot bir kayınvalideyi şikayet etmenin fayda sağlamadığını aksine senin enerjini düşürüp uykunu bile kaçırdığını fark ettim. 

Bir de unutuyordum, "en kötü ne olabilir "diye düşünmeyi de bu kitaplardan öğrendim. Mesela işinle ilgili şikayetin mi var en kötü ne olur? İşten çıkarsın/çıkarılırsın. Tamam, dünyanın sonu değil. Başka iş yaparım. Hatta belki daha iyi olur benim için.....diyebiliyorum. 

Kitaplara gelecek olursak; Kitaptan önce Serpil Ciritci'nin Youtube'daki videolarını izlemenizi tavsiye ederim. Pek çoğu bakış açımı değiştirdi. 

-Joe Dispenza'nın Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırmak; Bu kitapta olaylar karşısındaki tepkilerimiz ve günlük rutinlerimiz tek tek sorgulanıyor. Kendini mercek altında inceliyorsun. Çok masum ve sıradan gelen alışkanlıkların neye sebep olduğunu görüyorsun.

-Joseph Murphy, Bilinçaltının Gücü; Gerçekten de bu bilinçaltı nasıl bir şey ve nasıl iyi yönde kullanırsınız bunu daha net anlıyorsunuz.

-Eckhart Tolle, Şimdinin Gücü, Anda kalmak nedir, ne işe yarar, şimdide neler oluyor ve şimdiden başka gerçek yok, güzel anlatmış. Pratikler de var. 

-Ruhun Yaralı Şifacısı ve Dört Arketip, Carl Gustav Jung'un kitapları. Ruhun Yaralı Şifacısı onun ruhsal yolculuğunu anlatıyor, Dört Arketip Jung'un psikolojik tiplemeleri günümüzde hala geçerli. İçinden kendi adıma pek çok cümle çekip çıkardım.

-Çağdaş Yaşam ve Normaldışı Davranışlar, Engin Gençtan... Bu kitap yıllardır kütüphanemde durur arada açıp okurum. Normal diye bir şeyin pek olmadığı öğrendim. Hangi çocukluk travmaları veya korkular neye sebebiyet veriyor , hangi davranışın altında hangi psikolojik sebepler var? güzel anlatılmış. 

Tavsiye üzerine alıp okuduğum ve attığım kitaplar da oldu. Ben daha iyisini yazarım diye düşündüm. Çok basit ve hep birbirinin tekrarı olan, bir temele oturmayan kitaplardı bunlar.

Sonuç olarak almaya niyetin varsa kişisel gelişim adı altında satılan kitapların bir kısmının faydalı olabileceğini düşünüyorum. 

Yani bazı kişisel gelişim kitaplarının işe yaradığını söyleyebilirim.