Cuma, Mart 07, 2014

Ev Sahipleri, Füruzan

Nedense bu kitabın roman olduğunu sanıyordum. Alıp inceleyince öyle olmadığını gördüm. Deneme, anı ve sohbetlerden oluşan Ev Shipleri daha ilk satırlardan itibaren beni sardı.
Hem çok bilgilendirici, hem de düşündürücü bir kitap. Bir sene Berlin'de kalan yazar Alman bazı yazarlarla tanışma ve sohbet etme şansını yakalamış, pek çok müze gezmiş,Brecht'in evini görmüş, Almanya'da yaşayan bazı Türklerle konuşmuş, onları gözlemlemiş. İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanyası'na farklı bakış açısı getirmeye çalışmış ve başarmış da. Benim de merak ettiğim Heinrich Böll, Anna Sagers, Günter Grass gibi yazarlarla sohbetleri var. Bazı Alman dostlarından duyduğu çok etkileyici kısa anılar var. Bu kadar şeyin 180 sayfaya sığdırılması da güzel. Çünkü savaş sonrası edebiyattan, Alman şiirine, kadın haklarından, Almanya'da yaşayan işçilerin durumunu pek çok konu var. Parasız Yatılı'yı merak ediyordum şimdi daha da merak içindeyim.
Fürüzan edebiyatla ilgilenmeye başlamadan önce tiyatro ve resimle uğraşmış. Turhan Selçuk ile bir dönem evli kalmış, yönetmenlik yapmış. Daha çok hikaye türünde yazıyor.



 

Perşembe, Mart 06, 2014

Göbeklitepe, Şanlıurfa

15-20 yıl öncenin Arkeoloji kitaplarında adına rastlayamayacağınız bir höyük Göbeklitepe.
1963 yılında farkedilmiş ama kazı çalışmalarına 1995'de başlanmış. Haliyle biraz bilgi edinmek yıllarca sürmüş.
O kadar önemli bir kazı ki şu anda arkeologlar tarafından "dünyadaki en önemli kazı alanı" kabul ediliyor.
Şanlıurfa'ya 20 kilometre mesafedeki höyükte şu ana kadar gün ışığına çıkarılan yapılardan şimdilik anlaşılan şu; bu yapılar dünyanın en eski tapınakları.  Cilalı taş devrinden kalma,12 bin yıllık en eski dini yapılar topluluğu. Kazılar Alman Arkeolog Klaus Schmidt tarafından yürütülüyor.
BBC'nin yayınladığı belgesele göre tarihin bilinen ilk buğday ekimi ve ilk çiftçiliği burada başlamış.
Düşünmesi bile heyecan verici. Mısır Piramitlerinden 7500 yıl önce inşa edilmiş Göbeklitepe'de hala pek çok sır saklı.
yırtıcı hayvan kabartması
Peki bu kazılarla ortaya çıkan yapılar bize neyi anlatıyor? hangi yargıları değiştirecek?
Mesela biz hep tarım alanlarının yanına yerleşim yeri kurulmuştur derdik, öyle bilirdik ama bu kazılarda yerleşim yerinin yanındaki tarım alanlarının kullanıldığı yani önce şehrin kurulduğu daha sonra civardaki tarım arazilerinin ekildiği anlaşılmış.
İtalyan Arkeo-astronom Giulio Magli'ye göre (ince hesaplamalar yapmış ve ona göre konuşuyor)
buradaki yapılar gökcisimlerini takip etmek ve gökteki en büyük dördüncü yıldız Sirius'a tapınmak için yapılmış. 12 bin yıl öncenin gök cisimlerini hesaplayarak bu sonuca varmış. Ona göre insanlar Sirius'u görüp ondan çok etkilenmişlerdir.
Ayrıca başka bir bilgi de şu; ölülerin güneşe gömülmesi geleneği olduğu. Yani ölüleri gömmüyorlar. Güneşte bırakıyorlar. Yırtıcı kuşlar bunları yiyor.
Son bir bilgi; hep yerleşik hayata geçişte korunma ve aç kalmama isteğinin etkili olduğunu bilirdik, buna bir de dini inanış eklenmiş. National Geographic bu keşfi "dinin doğuşu" olarak nitelendirmiş.
akrebe benzeyen hayvan kabartması

Neyse geçen hafta İstinyepark'ta Göbeklitepe fotoğraf sergisi vardı. Taksim tarafındaydım, metro ile ulaşım kolay olacağından gidip gezdim sergiyi.Tapınaktan çıkarılan kalıntılar 25 kare fotoğraflanıp taş dokulu seramiklere kabartmalı olarak basılmıştı.  Beraberinde verilen broşür de bilgilendiriciydi.
Daha fazla bilgi almak isterseniz bu konudaki belgeselleri özellikle BBC'nin belgeselini ve kazı başkanı Klaus Schmidt'in kitabını tavsiye ederim.
Urfa'ya gitmeyi dört gözle bekliyorum...

Çarşamba, Mart 05, 2014

Mihrimah Sultan Camii'nin Bitmeyen Restorasyonu

İstanbul'da iki tane Mihrimah Sultan Camii var. 14 yıl ara ile yapılmış.Üsküdar'dakinin yapımı 1548'de bitmiş. Sarayın isteği ile yapılmış. Ama Edirnekapı'dakini herhangi bir emir almadan Mimar Sinan kendi yapmış. Üsküdar'daki iki Edirnekapı'daki tek minarelidir. Mimar Sinan Mihrimah Sultan'a aşıktır ancak onun Rüstem Paşa ile evlenmesi üzerine yalnızlığını simgelesin diye tek minareli yapar ikinci yaptığını..Ayasafoya Camii'nden esinlenerek yapmıştır. Edirnekapı'daki cami yüzlerce penceresi sayesinde İstanbul'un en aydınlık camiisi olarak bilinir. Ayrıca camiinin içindeki sarkıt ve minare işlemelerinde de saçları topuklarını döven bir kadın hayali tasvir edilmiş.Yıllardır süren (depremde zarar görmesi nedeniyle) sağlamlaştırma ve restorasyon çalışmaları hala bitmemiş. Sanırım ibadete açılmış ama avlusu hala kapalı ve inşaat halindeki görüntüsü devam ediyor.
 Sinan aşkını müthiş bir zamanlamayla da şifrelemiş. Şöyle ki;  Gündüz ve gecenin eşit olduğu 21 Mart tarihinde günbatımında Edirnekapı Cami'nin tek minaresinin arkasından güneş batarken Üsküdar'daki caminin minareleri arasından ay doğmaktadır. Mihr ü mah, güneş ve ay... 21 Mart tarihi aynı zamanda Mihrimah Sultan'ın da doğum tarihidir.

Pazartesi, Mart 03, 2014

Fener ve Balat Gezisi

İstanbul'da yaşayıp hele bir de tarihçi olmaya görün. Yerinizde rahat rahat oturma lüksünüz yok. Bir yerde bir sergi veya müze, yenilenen bir yapı, aynı yeri belli aralıklarla görme ve bilgi tazeleme istegi vs.peşinizi bırakmaz. Geçen gün diskte kayıtlı fotoğraflarıma bakarken gezdiğim yerlerin çoğunlukla dijital ortamda değil karta basılmış, negatif veya dia halinde olduğunu gördüm. Bunu blogumda veya sınıfta bilgisayardan gösteremem. Taraması falan çok uzun sürer ya da kalite düşer. Bu amaçla yeniden bu sefer dijital fotoğraf biriktirme düşüncesiyle gezilerimde hep makinemi taşımaya karar verdim. Neyse iş böyle olunca Fener ve Balat'tan başlayayım dedim.
Kariye Müzesi'nin ordan yani Edirnekapı'dan geze geze aşağıya Cibali'ye kadar inecektim.
Önceki postlarımda Kariye'yi anlatmıştım o nedenle bunu hızlı geçiyorm. Ama çevresinde bazı sokaklar ve özellikle soldan aşağıya inen sokak çok güzel.



FENER:

Yavaş yavaş sağ yapa yapa bol yokuşlu Fener'e gidelim.

Fatih'in ibadet serbestisi vermesi ile Ortodoks patrikhanesi 1600'lerde bu semte taşınmıştır. Fener Rumların dini merkezi olmuştur. Merdivenli Mektep sokağından Fener Rum Erkek Lisesi'ni mutlaka görmelisiniz. 50 kadar öğrencisi ile hala eğitimine devam eden bu lise (kırmızı mektep) bu özel haklarla kurulmuş ilk Rum okuludur. (1454). Zamanın beyleri, yüksek rütbelilerin çocukları bu okulda okumuştur.  Muhteşem bir görüntüsü vardır. Sahil yolundan geçerken özellikle bir ara sokaktan yukarıda heybetli bir şekilde duran bu yapıdan etkilenmemek mümkün değildir.

Daha aşağıya ve sağa doğru inerseniz Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi'ni görürsünüz. İçine girip gezmeniz mümkün. Fatih zamanında yasal konumu belirlenen bu patrikhane dışarıdan ne kadar sakin ve sade ise içeride ışıl ışıl ve altın cümbüşü sergileniyor. Dünyada bu patrikhaneye bağlı 85 kilise varmış. Aynı bahçe içinde kütüphane, ayazma ve kilise bulunuyor.
Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi Aya Yorgi Kilisesi



Bir mum yakmadan gitmem..

Kıyıda görülmesi gereken Sveti Stefan Bulgar Kilisesi'de (Demir kilise)  ilginç bir yapıdır.
Bulgar uyruklular 19.yüzyılda Ortodokslara bağlıymış ama neden bizimde kendimize ait bir kilisemiz olmasın demişler ve bu kiliseyi Viyana'da yaptırmışlar. Demir aksamdan oluşan yapı Viyana'da montelenmiş eksiklikleri giderilmiş, sökülmüş ve gemi ile buraya getirilip tekrar monte edilmiş.

BALAT:

Balat'ta çoğunlukla Yahudi ve Ermeni halk yaşarmış.
Denize açılan dik ve Arnavut kaldırımlı yolları ile biraz yıpranmış ama hala güzel bir semttir. Balad Rumcada ve Ermenicede "saray" anlamına gelirmiş. Burada Voyvodina caddesi ve çevresini gezmelisiniz.
Bol bol güzel sokaklar ve küçük dükkanlarla karşılaşacaksınız.
Tarihi Agora Meyhanesi'de onlardan biri. Çarşıda bulunan meyhane 1890'dan beri varlığını korumuş.
15.yüzylda kurulan Ahrida Sinagogu kurucuların İstanbul'a gelmeden yaşadıkları Makedonya'nın Ohri kasabasından alır adını.
Artık minaresi tahta olmayan bu camiinin bir de hamamı mevcut. Yapım yılı 1458.


Burdan Cibali'ye doğru yürüdüm.
Kadir Has Üniversitesi'ndeki Rezan Has Müzesi'ni de şöyle bir gezeyim istedim ancak tadilattaydı. Başka sefere...

Kuzey, Burhan Sönmez

Bu ara kitap listeme ara verdim. Ne yeni kitap ekliyorum ne de ordan kitap okuyorum. 5-6 tanesini internetten sipariş vericem elimin altında tutucam ama şimdilik elimdeki diğer kitapları bitiricem. Birilerinden aldığım veya kitaplığımda okunmayı bekleyenler gibi. Yoksa onlara hiç sıra gelmeyecek.
Kuzey'de onlardan biri Burhan Sönmez'in hayranı olan kardeşim bana bunu ve Masumlar'ı vermişti. Masumları çok beğenmiştim. Kuzey o kadar akıcı olmasa da dili çok güzel, anlattığı küçük hikayeler çok güzel. Hikaye dedimse bu bir roman aslında.Ama roman kahramanlarının anlattığı hikayeler muhteşem. Karakterlerin isimleri hiç bildiğimiz isimler değil. Birkaçı Kürt ismi Rinda mesela. Ama Sayaloka, Glut, Şega, Yumati, Aslem yazarın kendi bulduğu isimler. Coğrafya neresi? O da hayali sanırım. Bazı gelenekler de öyle. Ölü yakma geleneği mesela. Hangi zaman ve nereye ait? Kitap çoğunlukla hayal ürünü ve belli bir sınıra ait değil. Romada belli bir ülke ya da yer olmak zorunda değil bence de.
Rinda henüz çok küçükken babası onları terk eder ve yirmi yıl sonra cansız bedeni ağzında cam bir küpe ile köye gelir. O da babasının bu sırrının peşine düşer.

"Aslem, ayaklarını geyik izlerinin yanı sıra kara gömerek yavaşça ilerledi. Kar taneleri topuklarından bileklerine çıktıkça, kaslarına sinmiş yorgunluk çözülmeye başladı. .." syf.64

"...Kuzey’de edebiyat, kadim Kürt masallarından moderne uzanan engin bir yelpaze içinde; masal masal içinde, hikâye hikâye içinde, insan insanın içinde, ateş ateşin içinde ve ışık ışık içinde. Bu edebiyatın edebîliğinin kaynağı; Doğu Batı’daki yüzüne bakar, Batı da Doğu’daki yüzüne bakar misali bir yüce kaynak; Binbir Gece Masalları’yla Decameron, materyalizmle idealizm, (yazarın açıklamasıyla) Heidegger’le Platon, Gazali’yle İbn Rüşd, rasyonalistlerle, Amazon kaynaklı Şahmaran kadınları, Doğu’nun Küçük Sultanı’yla Batı’nın Küçük Prens’i bir evrensel edebî harman içinde buluşup, yoğrulup, Burhan Sönmez’in kendi âleminden süzülerek geçip Kuzey’de satırlanmışlar ve satır aralarında nefes alıp verir olmuşlar..." Pakize Barışta.

Burhan Sönmez 1965 Haymana doğumlu. Hukuk okumuş.ODTÜ'de edebiyat ve roman üzerine ders veriyor. Yaşamını İstanbul ve Cambridge'te sürdürüyor.

Pazar, Mart 02, 2014

Balık ekmek ve kömürde çay molası

Karaköy'deki Arap Camii'nin düzgün bir fotoğrafını çekememiştim hem onu çekmek hem de orda Perşembe Pazarı'nın içindeki Mutfak Dili esnaf lokatnasında yemek yemek için bir geziden sonra yolumu oraya düşürdüm. Ancak Mutfak Dili'nin açık adresini bilmediğimden fazla aramayarak aklımdaki başka bir yere gittim. Perşembe Pazarı'ndaki sahil yönündeki ara sokaklardan birinden sahile inin ve oradan balık pazarına gider gibi yürüyün tam balık pazarına girmeden küçük yol üstündek seyyar balıkçılardan balık alın. Aslında Emin Usta meşhur(fotoğrafya solda bandanalı olan) ama bence hepsi aynı yapıyor.


Bildiğiniz balık ekmek ama bilmediğiniz başka şeylerle. Özel karışım baharat, balık pişerken yanında közlenen soğan,kırmızı ve yeşil biber, salata ve isterseniz nar ekşisi ve limon. Ben balığı çok severim ama bunun tadı bir başkaydı.

Hemen sonra geride bulunan kömür ateşinde çay kahve pişiren 5-6 masalı açık kahvede oturup büyük boy nefis bir çay içip martı ve vapurlar eşilğinde Süleymaniye'yi seyrettim.

 

Cumartesi, Mart 01, 2014

Malina, Ingeborg Bachmann

İlginçtir okuması pek akıcı olmayan bilinç akışı tekniği ile yazılmış 'benim okuduğum' kitapların içinde en akıcı olanı. Acaba çevirisini Ahmet Cemal yapmış ondan mı? Her ne kadar geceleri kızımın uyuması için bir ninni ve bir masaldan sonra "hadi anne şimdi kitap okuyacak, sende gözlerini kapa" rutininden  okumaya fırsat anca bulabilsem de kitaba dikkatimi verebildim ve beni sıkmadı. (ay bu nasıl bir cümle oldu? baştan yazamayacağım sanırım)

roman bir kadın karakterin gözünden anlatılmış. Geçmişe dönüşler var. Çoğu zaman bulunduğu anı uzunca anlatıyor. Bu nedenle fazla kopmuyorsunuz. İvan ve Malina adlı iki erkek var ancak Malina'nın hayal ürünü mü yoksa gerçekten bir zamanlar yaşanmış mı olduğunu kestiremiyorsunuz.
Bu kişilerle yaşanmış ilişkiler üzerinden insanların birbirlerine uyguladığı gizli baskı ve yaptırımları anlatan yazar bazen bir kadının ne kadar güçlü olsa da toplumsal ve bireysel baskıdan kaçamadığını vurguluyor.
Viyana'da geçen romanda bazı sokak ve yer adları özellikle vurgulanmıs ve kıyaslanmış..
"...6 numaranın kapısında duruyorum, caddeden yukarı, 9 numara yönüne bakarak, benim çarmıha gerilmeye gidişimin tarihini canlandırıyorum gözumde, onun evinden benim evime uzanan, gönüllü gittiğim çarmıh yolunu. Pencere karanlık...Viyana susmakta. syf.159.
İngeborg Bachmann Avusturyalı felsefe ve psikoloji okumuş bir şairdir. Bu tek romanıdır. 47 yaşında Roma'daki evinde sigaradan çıkan yanginda ağir yaralanarak ölmüştür..
Not:bu kitabı en küçük kardeşimin kitaplığından dayanamayarak aşırdım. Oysa ben başka bir kitaba başlayacaktım. Geri yerine koymadan bakalım farkedecek mi?ya da bakalım bloğumu düzenli takip ediyor mu? bakalım bu kitabı okumuş mu?:-)

İstanbul'un Tramvayları Dan Dan, Selim İleri

10 yıl kadar önce Selim İleri'nin Kafes adlı romanını okumuş tarzını pek kendime uygun bulmamıştım. Seveni çoktur bilirim. Edebiyatımızda çok önemli yeri vardır. Edebiyat üzerine yazılarını buldukça okurum hatta bazı kitap tavsiyelerini de alıp okumuş çok beğenmiştim.
Bu İstanbul kitaplarına zaafım olmasından dolayı görür görmez aldığım bir kitaptı.

Bölümlere ayrılmış bu kitap İstanbul dair anılar, edebiyatçıların gözlemleri, İstanbul mutfağı ve ilginç bilgilerden oluşuyor. Sayfa aralarında nefis İstanbul resimleri eşlik ediyor. Sıradan bir gezi veya tanıtım kitabı gibi değil. Sanki yaşayan bir şeyi anlatır gibi. Ordan başka kapılar açıyor size. İstanbul'da yaşıyorum, İstanbul'u tanıyorum diyebilen herkesin alıp okuması gerek.

Perşembe, Şubat 27, 2014

yaşadıklarımdan benim de öğrendiğim bir şeyler var...


-kendisi gerçekten istemediği sürece kimseyi değiştiremeyeceğimi,
-huzurun en büyük mutluluk olduğunu,
-duyduğum her şeye inanmamam gerektiğini,hatta bir olayı farklı kişilerden dinlemek gerektiğini,
-başkasına yalan söyleyenin bana da söyleyebileceğini, başkasının dedikodusunu bana yapanın benimkini de başkasına yapabileceğini,
-eski dosttan düşman olmayacağını,
-elalem ne der? düşüncesine çok takılmamak gerektiğini,
-ben ne yaparsam ya da ne söylersem söyleyeyim karşımdakinin beni anladığı kadar olduğumu, onun için kendimi anlatmaya çalışmamam gerektiğini,
-dostumu dinlerken onu gerçekten anlayarak dinlemem gerektiğini,
-gezip görmenin ve yeni şeyler öğrenmenin insanı gerçekten çok mutlu ettiğini,
-hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını,
-çook büyük konuşmamayı, hele hele anlamadığım şeyler hakında hiç konuşmamayı,
-keşke demenin ve pişmanlık duymanın da gerekli olduğunu,
-bir şeyi birilerinin gözüne girmek, takdir toplamak ya da başkaları yapıyor diye değil gerçekten istersem yapmam gerektiğini öğrendim.. Öğrenmeye de devam ediyorum...

Çarşamba, Şubat 26, 2014

Yulaflı Kurabiye

İşte sağlıklı, tok tutan ve yapımı çok kolay bir kurabiye... Yulaf ezmesini seviyorum. Lif oranı çok yüksek olduğu için besleyici ve sağlıklı. Nötr bir tadı olduğundan da talı veya tuzlularla karıştırabilirsiniz.Bu tarifte bir kase kadar yulaf ezmesinin yarıdan fazlasını rondoda çekip incelttim. Normalde inceltmem ama kızım yemekte zorlanabilir, ağzına gelen tanelerden hoşlanmayabilir diye böyle yaptım.
 


















Malzemeler:
-1 kase yulaf ezmesi
-toplam yarım kase fındık ve badem(rondodan geçmiş)
-1 olgun muz (ezilmiş)
-tarçın
-yarım havuç rendesi (az haşlanmış olabilir)
-2 yemek kaşığı kuru üzüm (4 yemek kaşığı sütte bekletilmiş, poratakal suyunda da bekletebilirsiniz, aroması daha hoş olur)

tüm malzemeleri karıştırın, üzümü sütle beraber rondoda çekip karıştırın. Yağlı kağıt üzerine bir yemek kaşığı ile hafif bastırarak koyun. 180 derecede 10-12 dakika pişirin. Afiyet olsun.
şimdi tavsiyelerde sıra;
-2-3 kaşık erimiş tereyağı, havuç yerine,1 elma rendesi veya üzüm yerine 3-4 hurma, kayısı ya da kuru incir, fındık ve badem yerine veya onlarla beraber ceviz konulabilir. Ama şeker ve una gerek yok. Yumurtaya da gerek yok çünkü bu karışımı bir arada tutmak oldukça kolay. Zevkinize göre malzeme çıkarıp katabilirisniz. Ama sanırım yulaf ve muz temel malzemeler. Bir dergide damla çikolata ile yapılanını da görmüştüm.
Piştikten sonra saklama kabına koyun. Bir hafta havasız ortamda bozulmuyor. Ben bir kısmını derin dondurucuya koyuyorum. Yola çıkacakken yanıma alıyorum.