Perşembe, Mayıs 14, 2026

Hayatta Kalanlar, Alex Schulman


 Etkileyici ve sonu şaşırtıcı 270 sayfalık bir roman okumak isterseniz tavsiye ederim. Yazar İsveçli. 

Üç erkek kardeş, büyürken birbirlerine yabancılaşırlar. Annelerinin ölümü ile bir araya gelip yazları geçirdikleri göl evine doğru giderler. Roman boyunca günümüz ve geçmiş arasında gidip gelirsiniz. Hikaye yavaş yavaş açılıyor. Üç kardeşinde karakterleri farklıdır. Anne ve veba ile ilişkileri de. İki günde okudum. Sonuna şaşırdım ve boğazım düğümlendi. Fazla detay vermeyeyim bence okuyan sevecektir.

Bu arada romanın kapağı da çok iyi.

Cizre Ulu Camii Kapısı ve Tokmağı


Şimdi İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesinde bulunan 800 yıllık bu kapı Artuklular döneminde Cizre Ulu Camii için yapılmıştır. Kapının tokmaklarının da El-Cezeri tarafından yapıldığı düşünülmektedir.

Kapının boyu 3 metredir. İki kanattan oluşur. İç kısmı ceviz ağacından, üstün tunç plaka, pirinç çubuklar ile giydirmedir. Üzerindeki madalyon desenlerin sonsuzluğu anlattığı düşünülmektedir. Cizre Ulu Camiinin kapısı birkaç kez restoransyon geçirmiştir ancak sonuncuya kadar pek iyi restorasyonlar olmamıştır. Dikkatlice baktığınızda kapının alt tarafının ne kadar basit olduğunu görürsünüz.

Bu kapı bir ara Mardin'e taşınmış. Taşınma sırasında kapı tokmaklarından biri (sağdaki) çalınmış. Tokmaklar ejderha başlı, yılan gövdeli ve kuyruğu kartal şeklinde iki figür ve ortada aslan başından oluşmaktadır. Yıllar sonra kayıp tokmak Danimarka'da bulunan özel müze olan David Samling müzesinde ortaya çıkmıştır. Geri almak için yapılan yazışmalar ve girişimler şimdiye kadar sonuç vermemiştir.

Kapının üstündeki kitabede okunabildiği kadarıyla "Bizim büyüğümüz Ebul Kasım Mahmud Sencer Şah 'a Allah kuvvet versin” yazmaktadır.


Çalınan, Ann-Helen Laestadius


 İsveç'in kuzey kutup dairesi içinde kalan topraklarında geçen roman küçük bir kızım en sevdiği ren geyiğinin yerde kanlar içinde yatışını görmesiyle başlıyor. Geyiği öldüren adam da yanı başında. Roman boyunca bu kız büyüyor ve adamla geyik katliamı mücadelesi devam ediyor. Romanda gerilim çok yavaş artıyor. 470 sayfanın son 100 sayfasını bu gerilimle okuyorsunuz. Romanın baş kahramanı Elsa adlı bu kız. Abisi, anne ve babası ile yaşıyor. Sami kökenli bu aile rengeyiği yetiştiriciliği yapıyorlar. Kasabada bazı kişiler tarafından "Laponlar" denilerek dışlanıyorlar. Karakterler genelde sakin ve depresyonda gibi. Havanın sürekli kapalı ve soğuk olması adeta onların da hayatlarına işlemiş. Elsa'nın büyümesine şahit olurken olayların gelişimini de izliyorsunuz. Gerçek olaylardan alınmış.

 Romanda geçen geleneksel kıyafetleri ve küçük kültürel öğeleri çok merak ettim internetten baktım biraz. Mesela kahvenin içine atılan bir peynir var. Ya kahveye atıyor ya da ağzınızda bekletip kahveyi onun üstüne içiyorsunuz.

Pazar, Mart 29, 2026

Yazar ve sanatçıları gerçekten tanımak ister miyiz?

İbrahim Selim ve Sanat tarihçisi Yiğit Aydın'ın Youtube'da birlikte sundukları Eller Kadir Kıymet Bilmiyor serisini çok beğenerek izliyorum. Adını ve pek çok tablosunu bildiğimiz çok ünlü heykeltıraş ve ressamları anlatıyorlar. Dikkat ettim de neredeyse Van Gogh hariç hiçbir sanatçıyı tanımak istemem. Çünkü özel hayatlarında çoğu tam bir felaket. Hırsızdan tutun da katile, kendini beğenmişten manipülasyon ustasına kadar her şey var. Artık diyorum ki sadece ürettikleri muhteşem eserlerin hikayesine ve sanata katkılarına odaklayanım yeter.
Aynı şey yazarlar için de geçerli. Ne zaman bir yazarı derinlemesine tanımak istesem bir şeyi beni itiyor. Ya siyasi görüşü ya kadınlara karşı tavırları ya kendini beğenmişlikleri.... Ben en iyisi romanlarını okuyup fazla sorgulamayayım diyorum. Yoksa okuyacak kimse bulamayacağım. Örneğin Louis Ferdinand Celine: Gecenin Sonuna Yolculuk adlı kitabını çok sevmiştim. Ancak kendisinin Nazilerle iş birliği yaptığı iddia ediliyor.  Yada Açlık adlı muhteşem romanı yazan Knut Hamsun hakkında da böyle iddialar var. Ülkemizden Peyami Safa'nın otoriter devlet anlayışını savunduğunu biliyoruz hatta Nazım Hikmet'in arkadaşıyken zamanla başka bir çizgiye geçip gerici olduğunu. Ama Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'na ne demeli? Orhan Pamuk da son zamanlarda Masumiyet Müzesi dizisiyle yeniden konuşulmaya başlandı. Yeni Hayat romanı hariç okuduğum tüm romanlarını sevdim; Cevdet Bey ve Oğulları, Benim Adım Kırmızı, Masumiyet Müzesi, Kafamda Bir Tuhaflık, İstanbul gibi... Görüşlerini de yazdıklarını da eleştirebiliriz. Ya da hiç tanımaya çalışmayıp sadece okuyabiliriz. Bazen okuduğum yazarları sadece nasıl bir çevrede büyümüş nasıl biriymiş de bunu yazmış diye merak edip bakıyorum. Kimileri kendi hayatlarından çok alıntı yapıyorlar çünkü.
Yıllar önce ünlü bir şairin imza günlerinde hep genç kızlara aşırı ilgi gösterdiğini ve adının çıktığını duymuştum. Bazı kişiler ünlü olmayı da kaldıramıyor maalesef. 
Sanatçının sadece yapıtlarıyla ilgilenmek, kişiliğini pek de kurcalamamak gerek diye düşünüyorum. Ama burada kırmızı çizgim var tabi; katil veya tacizci olmayacak. Bunu söylemeye gerek yok. Kimseye zarar vermemiş olmalı. Onun dışında karakterine ve dünya görüşüne takılmamak gerek yoksa okuyacak kitap bulmakta zorlanacağız diye düşünüyorum. 

Pazartesi, Mart 16, 2026

Ove Diye Biri, Fredrik Backman

 

Kitap grubumuzla Macar edebiyatından birkaç roman okuduktan sonra İsveç'e geçtik. Yazar Fredrik Backman'ı böyle bulduk. Meğer Türkçeye çevrilmiş başka romanları ve çok seveni varmış. 

Kitabı daha birkaç sayfa okudum ki bir anda farkına vardım ki ben bunun filmini daha yeni izledim. Tom Hanks'in başrolünde oynadığı A Man Called Otto (Çevirisi Hayata Röveşata Çeken Adam). Bu nedenle romanın sonunu bilerek okudum. Ama roman kesinlikle çok daha güzel bir tat veriyor. Filmdeki bazı ayrıntıları roman sayesinde daha iyi anlıyorsunuz. Hatta romandaki bazı detaylar filmde hiç yok.

Ayrıca bu romanın İsveç versiyonu filmi de var Oscar'a aday olmuş. Onu da ayrıca izleyeceğiz.

Romanın konusu Ove diye oldukça huysuz bir adam. Altı ay önce eşini kaybetmiştir. Asla ödün vermediği prensipleriyle, katı rutinleriyle aksi adamın tekidir. Mahalleye yeni taşınan komşular (Amerikan versiyonu filmde Güney Amerikalı ama kitapta İranlı komşular) ile düzeni bir anda altüst olur. Bir de kedi musallat olur ona. Aslında Ove intihar edip eşine kavuşmak istemektedir. Bunu birkaç kez farklı şekillerde dener ama başaramaz. Romanın mizahi bir dili var. Özellikle Ove'nin karşısındaki insanın araba markasına göre değer biçmesi çok iyiydi.  Kendi İsveç markası olan Saab kullanıyor. Geri kalan markaları kullanan herkes sorunlu ona göre. 

Sonja, Ove'nin "kindar" olduğunu söylerdi. Mesela 1990'ların sonunda atıştırmalık bir şeyler alırken yanlış para üstü verdiler diye sekiz yıl boyunca o pastaneye adım atmayı reddetmişti. Ove buna "prensiplerine sıkı sıkıya bağlı olmak" diyordu. Kelimeler ve anlamları konusunda hiçbir zaman tam olarak anlaşamadılar..

Romanda pek çok detay ve karakter var. Okuması çok zevkli. Ove diye bir karakter hayatımızda olsa nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. 

Bence mutlaka okuyun... Sonra da filmleri izleyin...

Son Akşam Yemeği, Rachel Cusk

 

Rachel Cusk'ın Diğer Ev adlı romanını arkadaşım verdiğinde bu yazarı daha önce duymamıştım. Okudum ve çok beğendim. Geçenlerde kitapçıda bu yazarı bir daha görünce arka kapağı okuyup "tam bana göre " diye düşünüp aldım. Gerçekten öyleymiş. Yemek ve gezi.... Ayrıca çevirmenin Roza Hakmen olduğunu görünce ayrı bir mutlu oldum. Ben bazen çevirmenleri takip edip ona göre de roman seçebiliyorum.

Aslında bu bir roman değil gezi kitabı. Yazarın eşi ve iki kızıyla İngiltere'den ayrılıp üç ay kadar İtalya'ya yaptıkları yolculuğu anlatıyor. 

Arka kapakta şöyle yazıyor;  İngiltere'nin kasvetinden ve düzenli yaşamlarının tekdüzeliği ve öngörülebilirliğinden bunalan bir aile, evini satıp İtalya yolculuğuna çıkar. Burada, sanatın hakikati ve sade bir gündelik varoluşun ritmi sayesinde, anlamı önceden belirlenmemiş bir hayatın önlerinde belireceğine inanırlar. Burada gelecek daha açık uçlu, yol sürprizlere gebedir.

Rachel Cusk'ın ailesiyle çıktığı üç aylık İtalya yolculuğunun anlatısı olan Son Akşam Yemeği, belli bir edebi türün kalıplarına sığmayan, sonunda tür kavramını da önemsizleştiren o ender ve özel kitaplardan. Rönesans sanatçılarının minyatür biyografilerinden Hıristiyanlık üzerine gözlemlere, İtalyan mutfağının dünyada kazandığı popülerliğe dair düşüncelerden yeni bir dilin labirentlerinde düşe kalka yolunu bulma çabalarına, birçok yan yola saparak gerçekleştirilen bu seyahatin pusulası ise, Cusk'ın insanlar ve mekânlar üstünde gezinen keskin bakışı ve manzarayı ölümsüzleştiren dilidir. Son Akşam Yemeği, İtalya üstüne bir kitap olmanın ötesinde, sanatın tesellisi, hayatta anlam arayışı, yola koyulma ve kaçış arzusu üzerine benzeri olmayan bir kitaba dönüşür sonunda.

Kitapta bir şey dikkatimi çekti; başlangıçta yazar eşinden bahsederken kitabın ortalarına doğu eşi silikleşiyor, sona doğru eşi hiç yok "biz" diye bahsettiği iki kızı ve kendisi aslında. Acaba eşi bir noktadan sonra onlardan ayrıldı mı yoksa aralarında bir kopuş başladı diye onun varlığı kendiliğinden silindi mi diye düşündüm. Biraz webde arama yaptım. Bu durum pek çok kişinin dikkatini çekmiş. Zaten bir süre sonra eşinden ayrılmış yazar.  Hatta bazıları kitabın adının "son akşam yemeği" olmasını buna bağlıyor. Yani bir ailenin birlikte olduğu son sakin dönem gibi. Bu yaz ailenin eski halinin son dönemidir. 

Bu tür kitapları sevmeyenler için biraz sıkıcı gelebilir ama gezi , sanat, mimari ve yemekse ilginiz bence beğenirsiniz.

Pazar, Mart 15, 2026

Kediler hakkında

 

Kediler yaklaşık 12 000 yıldır insanlarla birlikte yaşayan canlılardır. Seveni de çok sevmeyeni de, hatta nefret edip kedi sevgisini anlamsız bulanı da..

Kediler köpekler gibi eğitilemeyen, bir sürü halinde gezmeyen veya hiyerarşi kabul etmeyen canlılardır. Sizinle bağ kurar ama bağımlı kalmazlar. 

Yerleşik yaşamın başlamasıyla köpek, koyun, at veya sığır evcilleştirilirken kedilerin insanlara yanaşmaya başlaması kendiliğinden olmuştur. Tarımsal ürünün saklandığı depolar arttıkça fareler de çoğalmış ve kediler de insanlara yakın yerlerde yaşamaya başlamışlardır. Ne de olsa insanların olduğu yerde yiyecek de boldur. 

İnsanların hayvanları insan merkezli, insansı özelliklerle anlamlandırma çabası bana hep garip gelmiştir. Kediler nankördür, köpekler sadıktır, tilkiler kurnazdır, aslanlar cesurdur, yılanlar soğukkanlıdır gibi. Oysa bunlar insanlara ait özelliklerdir. Böyle bakacak olursak köpekler itaatkar, gurursuz insanlar gibidir öyle değil mi? Hatta dilimizde "köpek gibi" deyimi hakaret olarak kullanılır. Bu da garip bence. Mesela kedilerin ne nankörlüğünü görmüş olabilirsiniz? Sahibi ölünce mezarında bekleyen köpek örneği verilir hep. Çünkü onun kokusunu en son aldığı yerdir orası. Ama böyle köpek çok azdır ve sanki hepsi böyle olacakmış gibi inanılır. Ölen sahibini yiyen leşçil köpekler de vardır. Onu ne yapacağız?

Kediler Antik Mısır'da kutsal kabul edildiler, Ortaçağ'da siyah kediler şeytan yerine konuldu, veba salgınında onlara yeniden değer verildi. Günümüzde ise komik kedi videoları ile yeniden popüler oldu. 

Kediler bakımı kolay, zahmetsiz, çok ilgi istemeyen, yalnız bırakılmayı dert etmeyen hatta bazen yalnız takılmayı seven hayvanlardır. Bu nedenle insanlar için ideal eşlikçidir. Mamasını suyunu veren kişiyle ayrı bir bağ kurarlar. Kucağınıza gelip o muhteşem iyileştirici gırrr sesini çıkarırlar. Bir de tüylerini biraz okşayıp ona sarıldınız mı günün yorgunluğunu atmanıza yardımcı olurlar. Üstelik gerçekten çok komiktirler. Yüz ve vücut ifadeleri, tekrarlayan davranışları çok komiktir. Örneğin çarşaf ya da masa örtüsü sererken altına girip dakikalarca çıkmazlar, koridorun bir köşesinde sizi sabırla bekleyip bir anda önünüze atlayıp heyecanlanırlar, tülün /perdenin arkasında bekleyip patilerinin göründüğünden habersiz saklandığını sanırlar. Kuş veya sinek görünce dört nala koşup garip sesler çıkarırlar. Küçücük kutuların içine sığmayı becerirler. Yeni yapılmış yatağa veya katlanıp üst üste konulmuş nevresimlerin üstünde uyumaya bayılırlar. Evde uyuyan biri varsa onu asla yalnız bırakmaz kıvrılıp uyurlar. Eve gelen her yeni şeyi koklamaya bayılırlar. Çok meraklı olan bu hayvancıklar yaptığınız her işe burunlarını sokarlar. 

Modern dünyada küçülen evler, yalnızlaşmayı tercih eden insanlar için en ideal canlıdır kediler. Bunu anlamayan insanlar "kedi manyağı kadın" benzetmesine de bayılırlar. Ben her şeyin fazlasını ve abartılmasını zararlı buluyorum. Kedileri de köpekleri de çok severim ama takıntı durumunda bir davranış geliştirmem. Geliştirenlere de engel olmam. Kimseye zarar vermiyorlarsa bana ne?

Bir kitap önerisi; Doris Lessing, Kedilere Dair, Metis Yayınları


Pazar, Şubat 22, 2026

Zincirli Han, Kapalıçarşı

 


Kapalıçarşı'nın Mercan kapısından girip kolayca ulaşabileceğiniz bu han bence Kapalıçarşı'nın en güzel yeri. Hatta belki de en fotojenik yeri de olabilir. 1708' de inşa edilmiş. Zemindeki taşlar orijinal. 

Han dikdörtgen planlı ve iki katlı. Alt katta dükkanlar, üst katta da bu dükkanların atölyeleri var. (kuyumcu, tespihçi ve antikacı var) Kesme taş ve tuğladan yapılmış. Zincir adı giriş kapısındaki zincirden geliyor. Girişte çay ocağı da bulunuyor. Çayınızı kahvenizi alıp üst katta soluklanın bence. 

Minik avluda bir ağaç var. 

Burası pek çok film ve dizide kullanılmış. 

Kore Dizisi , My Mister


 İlk defa bir Kore dizisi izledim. Düzenli dizi izleme alışkanlığım yok. Ama zevkine güvendiğim arkadaşım tavsiye edince izledim. 16 bölümlük bir dizi. Üstelik yeni de değil. 2018'de çekilmiş. 1-2 bölüm izlerim sıkılırsam devam etmem diye düşünmüştüm. Derken İnstagramda dizi/film tavsiyesi yapan bir sayfada "en iyi Kore dizisi" olarak My Mister'ı verdiğini gördüm. 

Diyaloglar çok fazla değil. Ama bazı cümleler durup düşünmeye itiyor insanı. İşyerinde veya özel hayatta stresli anların içine ne kadar sıkışırsak sıkışalım yine de iyi ve doğru davranmanın ne kadar özel ve gerekli bir davranış olduğunu çok güzel anlatıyor. Özellikle başroldeki Park Dong Hoon'da bunu görüyoruz. Üç erkek kardeşin ilişkisi de çok güzeldi. Oyunculuklar abartısızdı. 

Dikkatimi çeken şey sürekli yiyip içmeleri. Kore içkisi Suji masadan eksik olmuyor. Bu sofra sahneleri diziyi daha sıcak hale getirdi benim için. Zaten yapılan bir araştırma dizi ve film sahnelerinde sofra varsa izlenirliği artıyormuş. Daha samimi diyaloglar mı oluyor bilemedim..

Kore hükümetinin dizilere ve müzik gruplarına özellikle bütçe ayırdığını ve bu konuda geniş araştırmalar yaptıklarını okumuştum. Başka Kore dizisi izlemediğim için karşılaştırma yapamayacağım ama akıcı, yormayan insani özellikleri vurgulayan bir dizi isterseniz tavsiye ederim.

Bu arada başroldeki Lee Sun-Kyun çok başarılıydı. Ancak oyuncunun 2023'de intihar ettiğini duyunca çok üzüldüm.

Cumartesi, Ocak 24, 2026

Fikir birliği yapmak şart mı? Farklı olamaz mıyız?

 

Sürü psikolojisi ile hareket eden toplumlarda aynı fikirde olmak çok önemli. Bahsettiğim siyasi bir fikir olmak zorunda değil; hangi yemek daha güzelden tutun da, hangi oyuncu daha iyi , hangi marka kıyafet daha güzel veya gittiğiniz tatil yerine kadar. Biz farklı renklere tahammül edemeyen bir toplumuz. İstiyoruz ki benim tercih ettiğim tatil/ plaj en beğenilen en güzel sahil olsun, benim gittiğim restoran en iyisi olsun, okuduğum yazar veya beğendiğim oyuncu (sanki onu ben keşfetmişim gibi) en iyisi olsun. Bunda herkes aynı fikirde olsun hatta. " Ben Bodrumu değil Ayvalığı daha çok seviyorum" de bakalım başına neler gelecek. Ya da "o restoranı değil şunu tercih ediyorum" de. Seni ikna etme çabaları başlar hemen. Sanki senin algında bir hata var, bazı şeyleri görememiş veya fark etmemişsindir. Onlar fark etmiştir ama. En iyiyi o bilir hatta. Üstün olma çabası. "Benim fikrimde buluşalım" isteği ... Aslında az gelişmiş toplumlara özgü bir ruh hali bu. Diğerlerinden farklı olma öne çıkma çabası. Biz çoğu zaman konuşmuyoruz, yarışıyoruz. Ego savaşı yapıyoruz, kendini ispat çabası.. Bu yazdıklarımda iki durumu iç içe ele alıyorum farkındayım. Ama genelde birlikte yaşandığı için böyle yazmayı tercih ettim. 
Birincisi; En iyiyi en güzeli ben bilirim, yaparım ve takip ederim kafası.
İkincisi; Farklı fikre, zevke, yaşama tahammül edememe, kendininkini empoze etme çabası. 
Zaten birincisi bir kişide varsa ikincisi de peşinden geliyor. 
Geçenlerde bir videoda yurt dışında üniversiteyi okuyan bir genç kızdan dinlediğim durum beni bunları düşünmeye itti. Kız diyor ki; Ben farklı fikirlere değer vermenin ne demek olduğunu üniversitede öğrendim. Ortaokul ve lise hayatım boyunca Türkiye'de hep tek bir doğru cevap olması gerektiğine inandırıldık. Farklı bir fikir değer görmüyor hatta alay konusu olabiliyordu. Öğretmen de farklı fikre açık olmadığı gibi otoritesi sarsılmış olarak hissediyordu. Ama üniversitede "her fikir değerli, küçücük de olsa fikrini bizimle paylaş" hissini çok güzel veriyorlar diyor. Hoca herkesi tek tek dinliyor, kendisi daha az konuşuyor. Şunu anlıyorum maalesef; bizim eğitim sistemimizde tek doğru cevabın olduğu sınavlarla büyüyor çocuklar.  Ayrıca Anne babalar da çocuklarına birey gibi davranmıyor maalesef. Çocuklarını farklı fikirlerin konuşulduğu ve önemsendiği bir ortamda büyütemiyor ve olaylara farklı açıdan bakma konusunda çok yetersiz. Farklılıklara açık olmak sadece fikirlerde kendini göstermiyor. Farklı giyim tarzlarını garipsememek, farklı yaşam şekillerini kınamamak da dahil buna. 
Kalabalık arkadaş ortamlarında sohbeti kazanma, haklı çıkma çabası ile konuşanlar genelde lafı uzatırlar, karşısındakini dinlemezler. Önemli olan kendilerinin ne söylediğidir.  Kendi anlattıklarını o kadar enteresan ve doğru buluyorlar ki adeta etraftakilere o konuda demeç veriyorlardır. Ama ego çatışması yapmayan, zeki insanlar kendini anlatmaktan çok gözlemcide kalıp karşısındakini dinlemeye çalışıp "acaba farklı ne öğrenebilirim" diye bakarlar.  gerçekten dinlerler, kendilerinin dinlenmediği yerde de farklı fikre tahammül edilmediğini anlayıp konuşmaya gerek duymazlar.  Buna bir dikkat edin. Çok konuşan, sazı eline alıp açıklamalar yapan mı kısa ve öz konuşan veya hiç konuşmayan mı olmak istersiniz?  
Einstein zekanın ölçüsü değişme yeteneğidir demiştir. "En iyi fikir bende, en iyi zevk benim" inancıyla konuşanlar zaten değişime açık değillerdir. 
Aslında temelde şunu bilmeliyiz; hiçbirimiz aynı değiliz. İyi ki aynı değiliz. Farklı mizaçlarla dünyaya geldik, farklı ailelerde büyüdük, yetenek ve ilgilerimiz farklı, okuduklarımız izlediklerimiz farklı, karakterlerimiz farklı, yaşamda başımıza gelen acılar ve şanslar da farklı. Zevklerimiz niye aynı olsun? sevdiğimiz renkler, yemekler, giysiler, tatiller neden aynı olsun? Neden siyasette, edebiyatta, müzikte, sinemada aynı düşünelim? 
Her konuda en iyi ben bilirim çabasından kurtulmak, kendimiz anlatmaktan çok diğerlerini dinlemek ve farklıya açık olmak büyük bir sakinlik ve rahatlık veriyor insana... En yakın arkadaşlarım zaten böyle insanlar, sohbetlerimiz böyle. Çok şey öğreniyorum, ego savaşı yok, çok eğleniyorum ve olduğum gibiyim. Yanlış anlarlar mı derdim yok.