Pazartesi, Haziran 22, 2026

Bir At Bara Girmiş, David Grosman

 

Bir yazarın ilk okuduğun kitabı böyle olmamalı.

Nedense adını sevip almıştım ancak hiç bana göre değil. O kadar çok satırı okumadan atladım ki kitabın belki 40 sayfasını hızla geçmiş olabilirim. 

Üstelik Man Booker Ödülü almış. Bu ödülü alıp benim sevmediğim bir kitabı henüz hatırlamıyorum. Bu ilk oldu. 

Romanın nerdeyse tamamı bir gece kulübünde Dovaleh'nin stand-up gösterisi sırasında geçiyor. 

Başlangıçta mizahi ögeler varken zamanla çocukluk, acılar, anılar devreye gidiyor ve rahatsız edici bir boyuta ulaşıyor. Masalarda oturanlar da rahatısz olup mekanı birer ikişer ter ediyor. İnsanlar eğlenmeye gelmiş ama eğlenceli değil. Dovaleh de sanki bunun için uğraşıyor. 

Üslubu rahatsız edici. Bu yüzden sevmedim. Amacı buysa amacına ulaşmış. 

Neden ödül almış? Romanın neredeyse tamamı bir mekanda geçiyor, özgün bir fikri var, mizah ve trajedi birlikte, tek mekanda gerilim yaratabiliyor. Karakterin çocukluk yalnızlığı yavaş yavaş su yüzüne çıkıyor ve okur sürekli karakter hakkındaki fikrini değiştiriyor. Çok doğru. Yine de sevmedim. Monologlar çok uzun geldi sık sık koptum ve satır atladım. Verilen kısa olaylar bende çocukluk travmasına dair bir etki yaratmadı. Maalesef böyle...

Descartes'in Yanılgısı, Antonio Damasio

 

Yazar hakkında son zamanlarda iyi şeyler duymaya ve okumaya başlayınca bu kitabı almak istedim. 

Bu kitap nörobilim, psikoloji ve felsefe dünyasında oldukça fazla etki yapmış. Akıl ile duygu arasındaki ilişkiyi bilimsel verilere dayanarak yeniden tanımlıyor. Kitabın temeli filozof Rene Descartes'ın zihin ve bedeni birbirinden tamamen ayrı düşünmesi, ayrı yapılar üzerine kurulu olarak görmesi üzerine kurulu. Bunu çürütüyor. Descartes mantıklı kararlar almak için duyguları bir kenara bırakmak gerekir diyordu, Damasio ise rasyonel ve mantıklı kararlar duygular olmadan alınamaz tezini savunuyor hatta ispatlıyor. 

Örneğin Pineas Gage diye bir adamın 19.yy da yaşadığı bir kaza var. Beyninin bir kısmı tahrip olan bu adam fiziksel olarak tamamen iyileşirken duygusal yetilerini kaybeder. Günlük basit kararları bile alamaz hale gelir. Bu kitap psikoloji, felsefe, nörobilimi harmanlayarak insan bilincini ve karar verme mekanizmasının gerçekte nasıl çalıştığını çok ilginç örneklerle açıklıyor. Merakınız varsa tavsiye ederim.

Denizin Ötesinde, Paul Lynch

 

Paul Lynch'in Peygamberin Şarkısı romanından çok etkilenmiş hemen bir kitabını daha okumalıyım diyerek bunu almıştım. Bu da çok çok iyi. 

Kısa romanda fırtınada kaybolan iki balıkçının öyküsü anlatılıyor. Hayatta kalma mücadelelerinin yanı sıra kendi iç hesaplaşmaları da çok yoğun verilmiş. 
Deneyimli balıkçı Bolivar yanına toy ve dindar Hector'u yanına alarak fırtınanın yaklaştığının belli olduğu bir günde denize açılır. Teknenin motoru bozulur ve rotadan çıkarlar. yanlarında neredeyse hiç yiyecek ve temiz su yoktur. Fiziksel zorluklar zamanla yerini zihinsel zorluklara bırakır. İki karakterin çatışmasını okursunuz. 
Romanda aksiyon azdır. Zaten bir kayığa sıkışmış iki insan var. Ama duygusal, zihinsel yoğunluk çok fazladır. 
Çok beğendim. 

Profesör Andersen'in Bir Gecesi, Dag Solstad

 

Saygın bir edebiyat profesörü olan Andersen, Noel gecesi Oslo'daki evinde tek başına pencereden bakarken bir cinayete tanık olur. Katili gördüğü halde polisi aramaz. Bundan sonrası iç hesaplaşmalar, merak, korku, suçluluk psikolojisi, ahlaki değerler üzerine varoluşsal bir krizdir. 

Yazarın melankolik bir üslubu var ama okuması sıkıcı değil.
tavsiye ederim.

17 Haziran, Alex Schulman

 


Yazarın Hayatta Kalanlar kitabını çok beğenince 17 Haziran'ı da merak edip aldım. Bazen yeni bir yazar keşfetmek çok iyi olabiliyor. 

Dil ve kurgu çok iyi. Önceki kitap gibi son sayfalara kadar merakla okuyorsunuz. Sanıyorum iki roman da yarı otobiyografik. Çocukluk travmaları üzerine bir roman. 

Vidar bir okulda öğretmendir. Bir kavgayı ayırmaya çalışırken suçlanır. Başına başka bazı olaylar gelir. Bir yandan da çocukluğuna dair ilginç gelişmeler olur. Örneğin 1980'lerde yazlık olarak kullandıkları evin telefon numarasını çevirerek çocukluğunun bir gününe 17 Haziran'a gider. Bir yanda hakkında polis soruşturması yürütülürken bir yanda çocukluğunda, o günde ne olduğunu çözmeye çalışır. Buradan sonrasını anlatmayayım. Ama çok ilginç. Muhteşemdi. Çok beğendim.


Perşembe, Mayıs 14, 2026

Hayatta Kalanlar, Alex Schulman


 Etkileyici ve sonu şaşırtıcı 270 sayfalık bir roman okumak isterseniz tavsiye ederim. Yazar İsveçli. 

Üç erkek kardeş, büyürken birbirlerine yabancılaşırlar. Annelerinin ölümü ile bir araya gelip yazları geçirdikleri göl evine doğru giderler. Roman boyunca günümüz ve geçmiş arasında gidip gelirsiniz. Hikaye yavaş yavaş açılıyor. Üç kardeşinde karakterleri farklıdır. Anne ve baba ile ilişkileri de. İki günde okudum. Sonuna şaşırdım ve boğazım düğümlendi. Fazla detay vermeyeyim bence okuyan sevecektir.

Bu arada romanın kapağı da çok iyi.

Cizre Ulu Camii Kapısı ve Tokmağı


Şimdi İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesinde bulunan 800 yıllık bu kapı Artuklular döneminde Cizre Ulu Camii için yapılmıştır. Kapının tokmaklarının da El-Cezeri tarafından yapıldığı düşünülmektedir.

Kapının boyu 3 metredir. İki kanattan oluşur. İç kısmı ceviz ağacından, üstün tunç plaka, pirinç çubuklar ile giydirmedir. Üzerindeki madalyon desenlerin sonsuzluğu anlattığı düşünülmektedir. Cizre Ulu Camiinin kapısı birkaç kez restoransyon geçirmiştir ancak sonuncuya kadar pek iyi restorasyonlar olmamıştır. Dikkatlice baktığınızda kapının alt tarafının ne kadar basit olduğunu görürsünüz.

Bu kapı bir ara Mardin'e taşınmış. Taşınma sırasında kapı tokmaklarından biri (sağdaki) çalınmış. Tokmaklar ejderha başlı, yılan gövdeli ve kuyruğu kartal şeklinde iki figür ve ortada aslan başından oluşmaktadır. Yıllar sonra kayıp tokmak Danimarka'da bulunan özel müze olan David Samling müzesinde ortaya çıkmıştır. Geri almak için yapılan yazışmalar ve girişimler şimdiye kadar sonuç vermemiştir.

Kapının üstündeki kitabede okunabildiği kadarıyla "Bizim büyüğümüz Ebul Kasım Mahmud Sencer Şah 'a Allah kuvvet versin” yazmaktadır.


Çalınan, Ann-Helen Laestadius


 İsveç'in kuzey kutup dairesi içinde kalan topraklarında geçen roman küçük bir kızım en sevdiği ren geyiğinin yerde kanlar içinde yatışını görmesiyle başlıyor. Geyiği öldüren adam da yanı başında. Roman boyunca bu kız büyüyor ve adamla geyik katliamı mücadelesi devam ediyor. Romanda gerilim çok yavaş artıyor. 470 sayfanın son 100 sayfasını bu gerilimle okuyorsunuz. Romanın baş kahramanı Elsa adlı bu kız. Abisi, anne ve babası ile yaşıyor. Sami kökenli bu aile rengeyiği yetiştiriciliği yapıyorlar. Kasabada bazı kişiler tarafından "Laponlar" denilerek dışlanıyorlar. Karakterler genelde sakin ve depresyonda gibi. Havanın sürekli kapalı ve soğuk olması adeta onların da hayatlarına işlemiş. Elsa'nın büyümesine şahit olurken olayların gelişimini de izliyorsunuz. Gerçek olaylardan alınmış.

 Romanda geçen geleneksel kıyafetleri ve küçük kültürel öğeleri çok merak ettim internetten baktım biraz. Mesela kahvenin içine atılan bir peynir var. Ya kahveye atıyor ya da ağzınızda bekletip kahveyi onun üstüne içiyorsunuz.

Pazar, Mart 29, 2026

Yazar ve sanatçıları gerçekten tanımak ister miyiz?

İbrahim Selim ve Sanat tarihçisi Yiğit Aydın'ın Youtube'da birlikte sundukları Eller Kadir Kıymet Bilmiyor serisini çok beğenerek izliyorum. Adını ve pek çok tablosunu bildiğimiz çok ünlü heykeltıraş ve ressamları anlatıyorlar. Dikkat ettim de neredeyse Van Gogh hariç hiçbir sanatçıyı tanımak istemem. Çünkü özel hayatlarında çoğu tam bir felaket. Hırsızdan tutun da katile, kendini beğenmişten manipülasyon ustasına kadar her şey var. Artık diyorum ki sadece ürettikleri muhteşem eserlerin hikayesine ve sanata katkılarına odaklayanım yeter.
Aynı şey yazarlar için de geçerli. Ne zaman bir yazarı derinlemesine tanımak istesem bir şeyi beni itiyor. Ya siyasi görüşü ya kadınlara karşı tavırları ya kendini beğenmişlikleri.... Ben en iyisi romanlarını okuyup fazla sorgulamayayım diyorum. Yoksa okuyacak kimse bulamayacağım. Örneğin Louis Ferdinand Celine: Gecenin Sonuna Yolculuk adlı kitabını çok sevmiştim. Ancak kendisinin Nazilerle iş birliği yaptığı iddia ediliyor.  Yada Açlık adlı muhteşem romanı yazan Knut Hamsun hakkında da böyle iddialar var. Ülkemizden Peyami Safa'nın otoriter devlet anlayışını savunduğunu biliyoruz hatta Nazım Hikmet'in arkadaşıyken zamanla başka bir çizgiye geçip gerici olduğunu. Ama Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'na ne demeli? Orhan Pamuk da son zamanlarda Masumiyet Müzesi dizisiyle yeniden konuşulmaya başlandı. Yeni Hayat romanı hariç okuduğum tüm romanlarını sevdim; Cevdet Bey ve Oğulları, Benim Adım Kırmızı, Masumiyet Müzesi, Kafamda Bir Tuhaflık, İstanbul gibi... Görüşlerini de yazdıklarını da eleştirebiliriz. Ya da hiç tanımaya çalışmayıp sadece okuyabiliriz. Bazen okuduğum yazarları sadece nasıl bir çevrede büyümüş nasıl biriymiş de bunu yazmış diye merak edip bakıyorum. Kimileri kendi hayatlarından çok alıntı yapıyorlar çünkü.
Yıllar önce ünlü bir şairin imza günlerinde hep genç kızlara aşırı ilgi gösterdiğini ve adının çıktığını duymuştum. Bazı kişiler ünlü olmayı da kaldıramıyor maalesef. 
Sanatçının sadece yapıtlarıyla ilgilenmek, kişiliğini pek de kurcalamamak gerek diye düşünüyorum. Ama burada kırmızı çizgim var tabi; katil veya tacizci olmayacak. Bunu söylemeye gerek yok. Kimseye zarar vermemiş olmalı. Onun dışında karakterine ve dünya görüşüne takılmamak gerek yoksa okuyacak kitap bulmakta zorlanacağız diye düşünüyorum. 

Pazartesi, Mart 16, 2026

Ove Diye Biri, Fredrik Backman

 

Kitap grubumuzla Macar edebiyatından birkaç roman okuduktan sonra İsveç'e geçtik. Yazar Fredrik Backman'ı böyle bulduk. Meğer Türkçeye çevrilmiş başka romanları ve çok seveni varmış. 

Kitabı daha birkaç sayfa okudum ki bir anda farkına vardım ki ben bunun filmini daha yeni izledim. Tom Hanks'in başrolünde oynadığı A Man Called Otto (Çevirisi Hayata Röveşata Çeken Adam). Bu nedenle romanın sonunu bilerek okudum. Ama roman kesinlikle çok daha güzel bir tat veriyor. Filmdeki bazı ayrıntıları roman sayesinde daha iyi anlıyorsunuz. Hatta romandaki bazı detaylar filmde hiç yok.

Ayrıca bu romanın İsveç versiyonu filmi de var Oscar'a aday olmuş. Onu da ayrıca izleyeceğiz.

Romanın konusu Ove diye oldukça huysuz bir adam. Altı ay önce eşini kaybetmiştir. Asla ödün vermediği prensipleriyle, katı rutinleriyle aksi adamın tekidir. Mahalleye yeni taşınan komşular (Amerikan versiyonu filmde Güney Amerikalı ama kitapta İranlı komşular) ile düzeni bir anda altüst olur. Bir de kedi musallat olur ona. Aslında Ove intihar edip eşine kavuşmak istemektedir. Bunu birkaç kez farklı şekillerde dener ama başaramaz. Romanın mizahi bir dili var. Özellikle Ove'nin karşısındaki insanın araba markasına göre değer biçmesi çok iyiydi.  Kendi İsveç markası olan Saab kullanıyor. Geri kalan markaları kullanan herkes sorunlu ona göre. 

Sonja, Ove'nin "kindar" olduğunu söylerdi. Mesela 1990'ların sonunda atıştırmalık bir şeyler alırken yanlış para üstü verdiler diye sekiz yıl boyunca o pastaneye adım atmayı reddetmişti. Ove buna "prensiplerine sıkı sıkıya bağlı olmak" diyordu. Kelimeler ve anlamları konusunda hiçbir zaman tam olarak anlaşamadılar..

Romanda pek çok detay ve karakter var. Okuması çok zevkli. Ove diye bir karakter hayatımızda olsa nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. 

Bence mutlaka okuyun... Sonra da filmleri izleyin...