Pazar, Mart 14, 2010

Bergama

Parşömene ad veren, antikçağın en büyük kütüphanelerinden ve en önemli tıp okullarından birini barındıran ve günümüzde en çok köyü olan ilçemiz.
Batı Anadolu'daki eski uygarlık merkezlerinden biridir.İzmir iline bağlıdır. Bergama adı bir rivayete göre "kale" anlamına gelen Perg'den türemiştir.
Parşömen ismi Bergama'dan gelmektedir ve Bergama Kağıdı anlamında Latince Charta Pergamena'dan türemiş ve bütün dillere de buradan geçmiştir.

Yaygın bir antik söylenceye göre Mısır Kralı, Bergama Kütüphanesi'nin İskenderiye Kütüphanesini geçmemesi için Anadolu'ya papirüs ihracını yasaklamış. Kağıtsız kalan Bergama'nın Kralı yeni bir kağıt icad edecek olana büyük ödüller vadetmiş. O zamanki Kütüphane Müdürü Krates oğlak derilerini işleyerek yazılabilecek hale getirmiş ve krala sunmuş. Parşömen M.Ö. II. Yüzyıldan başlayarak Bergama'dan bütün dünyaya yayılmıştır.(deri papirüse göre daha kalın olduğundan rulo biçiminde sarılamadığı için tarihte ilk kez sayfalar şeklinde kesilip kitap biçimine dönüştürülmüştür.)
Bergama tarihi MÖ.6.yüzyıla Lidyalılara kadar uzanır. MÖ.334'de Büyük İskender'in hakimiyeti altına girmiştir.
1865'de Bergama'ya bir Alman mühendis gelmiş ve gezisi sırasında Akropolü incelemiş. 1877'de Osmanlı hükümetinden alınan izinle kazı başlamış. Buradan çıkarılan bir çok mimari parça ve heykelleri de Berlin'e götürmüş. Şu an Berlin'deki Pergamon Müzesinde Bergama'dakinden daha fazla eser var sanırım.

Bergama'da mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri Akropol'dür. Kente hakim bir tepededir. Kentin koruyucusu sayılan akıl ve savaş tanrıçası Athena adına yapılan Athena Tapınağı, Akropol'ün en önemli mekanıdır. Kazılarda Athena Tapınağı’nın birçok parçası Berlin'e götürülerek aslına uygun biçimde orada yeniden kurulmuştur. Bergama'da ise malesef yalnızca temelleri kalmıştır. Burada ayrıca Zeus Altarı, Kütüphane, Agora, Saray, Anfi tiyatro ve Gymnasion kalıntılarını da görebilirsiniz.
Buradaki tiyatro dünyanın en dik tiyatrosudur.

Zeus Altarı yani sunağı da parça parça Berlin'e taşınmış. Hatta Zeus'la Carl Humann yer değiştirmiştir diyebiliriz. Zeus Sunağı Berlin'de bu sunağı bulan ve kazısını yapan Carl Humann ise vasiyeti üzerine Bergama'da, akropolde uyuyor. Yukarı Agora'da granit bir mezar taşı blok var.

Zeus Altarı, Pergamon Museum





Bergama merkezde bulunan Serapion da ilginç bir yapı. 1800 yıl önce yapıldığı tahmin ediliyor. Kırmızı tuğladan yapılmış olmasından dolayı buraya "kızıl avlu" da denilmektedir. Roma döneminde Anadolu'da yapılmış en büyük tapınaktır.(sağlığın koruyucusu Serapis adına yapılmıştır)

Apollon'un oğlu, hekim tanrısı Asklepios adına yapılmış Bergama Asklepion'u. MÖ 4. yüzyılda Madra Dağı'nda avlanırken yaralanan Arkhias'ın, Epidauros'taki Asklepion'da tedavi olduktan sonra memlekete hizmet için birkaç rahip-hekimi Bergama'ya getirmesiyle doğmuş. En ünlü hekimi, antik çağın, Hippokrates'ten sonraki en büyük hekimi kabul edilen Galenos'tur. Galenos, bugünkü tıbbın atalarından biri. Gladyatörleri tedavi ederken insan anatomisini iyice tanıyan Galenos, damarların hava değil sıvı taşıdığını, kasların tek tek değil takım hâlinde görev yaptığını, göğüs kaslarının solunumdaki rolünü, kalp atışları ile nabız arasındaki ilişkiyi açıklamış, omuriliği zedelenen bir canlının felç olduğunu saptamıştır.
Burada hastalar, telkin, su ve güneş banyoları, su sesi, çamur kürleri, tiyatro ve konserler, şifalı otlar ve temiz bir bakımla şifa bulurmuş. Hastalara beden hareketleri yaptırılırmış. (örneğin sindirim sorunu ile gelen bir hastaya, peynir, ekmek, marul, maydanoz ve ballı süt perhizi verilir, çıplak ayakla koşturulup çamur banyosuna sokulup, sıcak banyodan önce vücudu şarapla ovulurmuş.)

Asklepion'da bir de uyku odası varmış. Hastalar uyku odasına girmeden önce yıkanıp beyaz giysiler giyer, kuşak ya da yüzüklerini çıkarır, odaya girer, uyandığında ya iyileşmiş ya da o kadar şanslı değilse, rahiplere anlatacağı bir düş görmüş olurdu. Bu düşe göre rahipler, daha dünyevi tedavi yolları öğütlüyorlardı. Rüya çok kesin değilse de rahiplerce yorumlanırdı. Yani Asklepion’da rahiplerle hekimler, hastaların tedavisinde birbirlerini destekliyorlardı.
Asklepion'da bir de kütüphane var. Kütüphanenin duvarlarındaki oyuklarda eskiden parşömen üzerine yazılmış kitaplar varmış. 
Büyük avlunun ortasında 80 metre uzunluğunda bir yeraltı yolu var. Hava ve ışık girmesi için belirli aralıklarla 12 pencere açılmış üstüne. Bu tünelin altından da üzeri kapalı olarak sürekli su akıtılırmış. Bu dehlizde yürüyen hastalara  "iyileşeceksin, iyileşeceksin" diye fısıldanırmış.Yani telkin yolu ile iyi edilmeye çalışılırmış.

Asklepıeion'un giriş kapısında şöyle yazar "Bütün tanrıların ululuğu için, mukaddes yere ölümün girmesi yasaktır." Tedavi için gelen hastalar giriş bölümünde muayene edilirdi,tedavisi mümkün değilse alınmazdı. (burada ölüm yasaklanmış olduğu için ve diğer hastaların morali bozulmasın diye ağır hastalar kabul edilmezmiş.)
Asklepios, sağlık koruma gizemlerini ölürken kızı Hygenia'ya öğretmiş, bugün Batı dillerinde sağlık koruma bilimi anlamına gelen, dilimizde de "hijyen" diye söylenen kavram o kızın adından türemiştir.
  • Bergama'da mutlaka, Türkiye'de açılmış ilk arkeoloji müzesi olan Bergama Müzesi'ni görün.
  • 1400'lerden kalma Küplü Hamam'ın, antikçağa ait küplerini Paris'teki Louvre ve İstanbul'daki Ayasofya müzelerine bölüştürmüştür.
  • Bergama'ya 18 km uzaklıkta olan Allianoi'yi de görün.(Biz İstanbul dönüşünde uğradık ama kimseyi bulamadığımız için kilitli giriş kapısından geçemedik ve köprünün üzerinden bakmakla yetindik.) Burası da 2200 yıl önce kurulmuş bir sağlık yurdu. Batı Anadolu'nun en iyi korunmuş termal tesisi. Ancak hala sular altında kalmama mücadelesi veriyor.
  • Ayrıca Bergama'da çığırtma denilen patlıcanla yapılan yepeği ve köftesi de meşhur. Gelmişken deneyeyim diyebilirsiniz.
  • Bergama'daki ilkler:
İlk parşömen (deriden yapılmış kağıt)
İlk Asya kütüphanesi (200.000 ciltlik)
İlk Büyük hastane (Asklepion)
İlk telkinle tedavi (Psikoterapi)
İlk doğal tedavi ve doğal ilaçlar (Müzik, tiyatro, spor, güneş ve çamur ile)
İlk kent hijyeni (sağlık alt yapısı)
İlk tıp ve eczacılık simgesi (yılan)
İlk mühendislik, U borusu yöntemi ile trigonometri
İlk kent-imar ve çarşı-pazar yasası
İlk grev ve toplu sözleşme.(MÖ 248 de l. Eumenes ücretli askerlere hakkını verdi)
İlk 4 tiyatrolu ve en dik tiyatrolu kent
İlk kazı müzesi. (Arkeoloji deposu, sonra müzeye dönüştürüldü.)
İlk ve en büyük sunak
İlk hiristiyan kilisesi. Yedi kliseden biri.
İlk,Kurtuluş Savaşı'nda işgali kıran kent (15 haziran 1919)

Cumartesi, Mart 13, 2010

Peynir

Peynir, fermente süt ürünü için kullanılan genel bir isimdir. Peynir, kelimesi dilimize Farsça, sütten yapılmış manasına gelen 'panīr' kelimesinden geçmiştir. İngilizce'ye ise Latince 'caseus'dan gelmiştir. Elde somut bir tarihsel kanıt olmamakla birlikte peynirin ilk kez bundan yaklaşık 8.000 yıl önce Mezopotamya'da çobanlar tarafından üretildiği sanılmaktadır.
Ülkemizde en çok beyaz peynir ve kaşar peyniri tüketilir. Bunu tulum, dil peyniri, mihalıç, otlu peynir ve gravyer takip eder.
Ben, ülkemizde hemen hemen her kentin kendine özgü bir peynirinin olduğunu biliyorum,( Kafkas Üniversitesi Öğretim Üyesi Asya Çetinkaya'ya göre bu sayı 193 ) diğer süt ürünlerinde de iddialıyız onu da biliyorum. Ama bir peynir tutkunu olarak, neden hala dünyaya adını duyurmuş bir peynir çeşidimizin olmadığını anlayamıyorum.

Tabiki bir dönem sadece üretildiği kentin sınırları içinde kalan, şimdilerde farklı lezzetleriyle en azından ülke içinde her tür tüketiciye ulaşabilen çok güzel yöresel peynirlerimiz var. 10-15 yıl öncesine kadar bunları sadece üretildikleri yerlerde yaşayanlar bilirdi. Bunlara bazı örnekler:  Mihaliç (kelle) peyniri, keçi peyniri, Erzincan tulum (şakak) peyniri, İzmir tulum peyniri, Van otlu peyniri, lor, Urfa beyaz peyniri, dil peyniri, Çerkez peyniri, Abaza peynirleri, tel (civil) peyniri, çökelek, Yozgat çanak peyniri, külek peyniri, Hatay (testi) peyniri, örgü peyniri, İstanbul çayır peyniri, Manisa çayır peyniri, Ordu torba peyniri, Giresun imansız peyniri, Kars gravyer peyniri ve Denizli yörük peyniri.






Peki ya o meşhur Fransız peynirleri ...
Söylenenlere göre çeşidi 400'ü geçmiş. (Meşhur Fransız devlet adamı Charles de Gaulle vakti zamanında “246 çeşit peynirin üretildiği bir ülkeyi yönetebilmek kolay değil” demiş. :-) Bu kadar çok peynirleri varken kahvaltıda çoğu zaman peynir yememeleri de ilginç değil mi?
Fransa haritasına bakınca karşınızdaki bir ülke değil de dev bir peynir tabağının krokisi sanki. Neredeyse her bölgesi bir peynire adını ve tadını vermiş durumda.


İşte, o peynirlerin en çok aranan üçlüsü.
Camembert (Kamamber)
Normandiya'daki Camembert köyünden alır adını. Bu peynirin aslında çiğ inek sütünden yapılanı makbul. Ama hijyenik kaygılar nedeniyle çoğunlukla pastörize sütten yapılıyor. Tadını ve kokusunu korumak için yuvarlak tahta kutularda muhafaza ediliyor. Üstü hafifçe küflenen Camembert’in içi altın sarısı. Bir kalıp sadece 24 gr.dır. Ekmek ve şarapla iyi gider.

Brie
Büyük tekerlek şeklindeki görünümüyle ünlü Brie peyniri Paris yakınlarındaki Brie bölgesinde üretiliyor. Tadındaki mantar, meyve ve fındık aromalarıyla, yumuşak kabuklu, kremamsı ve az kokulu bir nefis peynir.  Oda sıcaklığında saklanması ve servis edilmesi gerekir.Taze meyvelerle, sandviçlerde ve salatalarda iyi gidiyor.

Roquefort (Rokfor)
Güney Fransa'nın Roquefort kasabasında üretilmeye başlayan ve doğal mağaralarda saklanan Rokfor peynirinin her şeyi içindeki küf. Rokfor küfü için üçte ikisi buğday unu, üçte biri çavdar unundan hazırlanan özel bir hamur kullanılıyor. Daha sonra özel mağaralarda iki-üç ay bekletiliyor. Rokforun iyisi fildişi rengindedir, üzerinde koyu mavi-yeşil tonda damarlar olur ve tereyağı kıvamındadır.
Küflenmeden önceki halleri...


Brillat Savarin: “Peynirsiz bir yemek tek gözü olmayan bir kadın gibidir.”
Bakın bu yağlı pastırmaya sarılmış keçi peyniri. Peynir tüketmek için başka bir güzel bahane yani.
Tavada hafifçe kızartmanız gerekiyor (fırın da olur). O zaman içindeki peynir hafifçe eriyor. Hazır paketlerde satılıyor ama evde kendimiz de yapabiliriz. Salam ya da çok ince kesilmiş pastırma ile olur.
Salataların yanında ya da aperatif olarak yeniliyor.

 

Paketi açması yemesi kadar zevkli olan bu mum kaplı minik peynirler iki lokmalık. Ama içindeki kalsiyum miktarı çok bol.


Bir peynir delisi Fransa'ya gitse ne alır? Yukarıdaki fotoğraf bunun cevabı   :-)
Şunu belirtmeden geçemeyeceğim; bu peynirlerin çoğu Türkiye'de de (ithal olarak) satılıyor. Ama alacak olursanız en az üç-dört katı para ödemeniz gerekiyor.
Bu da Hollanda'dan gelen peynirlerimizden bir tabak :-)
İsviçre peyniri
Hollanda peyniri

Peynir hakkında dikkat edilmesi gerekenler;
-Beyaz peynir çok fazla gözenekli olmasın.(Gözeneklerin fazlalığı, asitli süt kullanıldığını gösterir)
-Beyaz peynir ambalajında fazla sulanmışsa bu peynirin yeterince olgunlaşmadığını gösterir.
-Tadıldığında çok fazla ekşi ya da hiç ekşi olmayan peynirden de kaçının.
-Taze kaşar peyniri açık sarı renkte, süt kokulu, kolay dilimlenebilir ve az tuzlu olmalıdır.
-Peynir, ışıksız ortamda (buzdolabında en loş yerde) saklanmalıdır.
-Peynir hemen tüketilmeyecekse, kendi ambalajında saklanmalıdır. Ambalajı açıldıktan sonra ise mutlaka saklama kabında veya ambalaj malzemelerine sararak korunmalıdır.
-Beyaz peynir; ambalajı açıldıktan sonra, içme suyuna, yumurta yüzecek kadar tuz eklenerek hazırlanan sıvıda saklanabilir. Böylece peynirin olgunlaşma süreci de devam eder.
-Peynir dilimlere ayrılmadan saklanmalıdır, böylece dış ortamla teması en aza indirilebilir.
-Kabuklu peynirler (eski kaşar gibi), kabuğu temizlenmeden saklanmalı, temizleme işlemi peyniri tüketmeden hemen önce yapılmalıdır. Krem peynirler mutlaka kendi ambalajının içinde ve kapağı kapalı olarak saklanmalıdır.
-Kızartma peynirler tüketilmeden önce 4-5 saat suda bekletilerek tuzu alınmalıdır.(Hellim gibi)
-Beyaz peynir, hellim peyniri ya da çok tuzlu olup suda bekletilmesi gereken peynirler hariç hiç bir peynir yıkanmaz, su ile temas peynirin lezzet ve aromasın bozar.
-Beyaz peynirleri keserken, bıçağı ıslatmak peynirin düzgün kesilmesine yardımcı olur.

Şimdi de peynir kesmek ve sunmak için üretilmiş setlere bir kaç örnek verelim:




Bu da benden size hediye olsun. Hellim'in yeni yuvarlak (burger) boyu çıkmış. Tavada ya da tostta çok güzel oluyor.


"Süt Uyuyunca" kitabının yazarı Artun Ünsal, Anadolu'nun dört köşesini gezmiş, ülkemizdeki peynir çeşitliliğini ise insan mozaiğine bağlıyor: “Orta Asya’daki atalarından öğrendiği şekilde bir peyniri yapan köylüye karşılık, Balkanlar’dan, Trakya’dan ve daha birçok yerden gelenlerin peyniri tabii ki çok farklı olacak. Bu topraklarda var olan mozaiği düşünürseniz müthiş bir zenginlik gözünüze çarpar” diyor. Dünyada 8 peynir yapım çeşidi olduğunu Türkiye’de ise 7’sinin kullanıldığını söylüyor Artun Ünsal.


Peynir çeşitleri, Fransız Peynirleri, İsveç Peyniri, Hollanda Peyniri, Türkiye'de Peynir Çeşitleri, Peynir tabağı
Artun Ünsal, Süt Uyuyunca - Türkiye Peynirleri, (2003) Yapı Kredi Yayınları.

Yabancı, Albert Camus

Albert Camus'nün en tanınmış, en çok yabancı dile çevrilmiş, en çok incelenmiş ve hala en çok satan kitaplar arasında yer alan "Yabancı" romanı aynı zamanda da en gizemli yapıtı sayılabilir.

Yazar, romana "Annem ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesiyle giriş yapmış. Bu ilk cümle bir merak uyandırdı bende. Zaten bir solukta da okudum. (117 sayfa)
Romanın kahramanı Meursault Cezayir'de yaşamaktadır. Telgrafla annesinin ölüm haberi gelir. Cenazesine yetişir. Annesinin son günlerinde aynı yaşlılar evinde kalan bir adamla nişanlandığını öğrenir. Tabutunun başında, kahve ya da sigara içerek  ertesi gün cenaze kaldırılana kadar bekler. O kadar kayıtsız kalır ki bu olaya şaşırırsınız. Zaten romanın adı bu yabancılaşmadan çıkmış. Romanın genelinde böyledir.
Sonra, yanına sevgilisini ve arkadaşı Raymond'u da alarak haftasonunu geçirmek üzere deniz kıyısında bir yere gider. Orada Arapların saldırısına uğrayan Raymond yaralanır. Daha sonra olay yerine gelen Meursault, Raymond'u yaralayan Arabı silahla öldürür,mahkemeye çıkar ve idam cezası alır.
              (kitabın 1967 baskısı)             

Öyküdeki her şey çok kısa bir zaman aralığında olup biter. Konusu basittir. Ama hissettirdikleri derin. Diğer kişilerin adı anılsa da, roman kahramanının adını bile öğrenemeyiz. Kitapta, Meursault'un topluma, kendine, ölümü bile kabul edebilecek kadar hayata , kısacası tüm varoluşa yabancılaşması yalın bir dille anlatılır.

Ayrıca bu romanda iyi-kötü kavramı, öldürme eyleminin ahlaki boyutu ve suçun suçluyla olan ilişkisi sorgulanmış.


"Meursault, saçma kavramından habersiz, saçma duygusu içinde yaşayan bir yaratıktır, örneklerini görebileceğimiz yüzbinlerce insan arasında." (Vedat GÜNYOL Çev.)


Yabancı`nın birebir sayılamayacak film uyarlaması Zeki Demirkubuz'un yönettiği "Yazgı"dır. Filmdeki Musa karakteri Meursault karakterine benzemektedir.
Gümrük memuru Musa, birbirinin zıttı iki olay arasında fark göz etmeyen birisidir. Annesinin ölümüne tepki vermez. İki çocuk ve bir anneyi öldürmekten sorumlu tutulmasına da sesini çıkarmaz.

Albert Camus'nun Veba adlı romanını da bir kaç yıl önce okumuştum. Kitaptan bazı 'sahneler' hala aklımda canlıdır. Çok etkilenmiştim. Veba, Camus'nun düşüncelerinin temelini yansıtır. Romandaki kişiler, veba salgınına karşı verdikleri savaşta başarısız olacaklarını bile bile yılmadan çalışırlar. Camus, insanın değerini ve insanlar arası kardeşliği, amansız bir hastalığın perde önünde anlatır.

Albert Camus:  (1913 – 1960)1913'te Cezayir'de doğdu. Babası Alsace'lı yoksul bir işçiydi, annesinin okuma-yazması yoktu. Babası I. Dünya Savaşı'nda cephede şehit oldu. Yoksulluk ve acılarla dolu bir hayat sürdü. (Denemelerinden oluşan, 1963' de yayımlanan "Tersi ve Yüzü" kitabında bu dönemde yaşadıklarını anlatır.)

Öğretmeninin yardımıyla burs kazanarak 1923'te liseye kabul edildi. Yüzme, boks, futbol gibi sporlarla uğraştı. Cezayir Üniversitesi'nde felsefe öğrenimi gördü. Üniversitede futbol takımının kaleciliğini yaptı ancak vereme yakalanınca sporu bırakmak zorunda kaldı. 1934 yılında evlendi ve iki yıl sonra boşandı. 1930'larda Fransız düşünürlerin kitaplarını okumaya başladı. Cezayir'deki genç solcu aydınlar arasına katıldı, İşçi Tiyatrosu için oyunlar yazdı ve yönetti. 1940'ta Paris'e yerleşti. Paris'te günlük Combat gazetesinin yayın yönetmeni olarak çalıştı ve sonra gazetecilikle ilgisini kesip kitaplarına döndü. İlk romanı "Yabancı" 1942'de, ikinci romanı "Veba" 1947'de basıldı. (Diğer bazı eserleri ; Düşüş, Başkaldıran İnsan, Sürgün ve Krallık)
Kitaplarında savaş sonrasında aydınların içine düştüğü yabancılaşma ve düş kırıklıklarını tüm ayrıntılarıyla yansıttı.
1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı (Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur) ve törende "...Her nesil, şüphesiz, kendisini dünyayı değiştirmekle yükümlü hisseder. Benim neslim bunu yapamayacağını biliyor, ama benim neslimin belki de daha büyük bir görevi var. Bu görev, dünyanın kendi kendisini yok etmesini önlemek…" cümlelerini de içeren güzel bir konuşma yaptı. Albert Camus 1960'ta yayıncısı Gallimard ile birlikte, daha önce 'ölmenin en absürd yolu' diye nitelemiş olduğu şekilde araba kazasında öldü…
Yabancı, Albert Camus, Can Yayınları, İstanbul

Perşembe, Mart 11, 2010

Kariye "Rönesans'ın Işığı"

6.yüzyıldan günümüze gelen kilise. Edirnekapı'da bulunuyor. Aslında manastır varmış önceleri burada ama sadece bu kilise kalmış. Minare ve mihrap Osmanlılar zamanında eklenmiş. Bu müzeyi sadece mozaikleri için de olsa görmelisiniz. Etkilenmemek mümkün değil.
Ben ilk gidişimde (her zaman olduğu gibi öncesinde biraz araştırma yapıp) mozaiklerde anlatılan tasvirleri öğrenip gitmiştim. O zaman daha anlamlı geliyor mozaik ve freskler.

 Dışarıdan çok sade görünen binanın içi çok canlı ve çok güzel. Bizans dönemi mozaiklerine en iyi örnekler bunlar. Zaten bu kilisenin bir önemi de, Bizans sanatının, kilisenin katı dogmacılığından kurtulup, doğalcı yaklaşımına dönüşüne bir belge olmasıdır.
Hristiyanlar arasında daha okuma yazmanın yaygın olmadığı cahiliye döneminde yapılmış, din ve Hz. İsa'nın yaşayışı, içindeki mozaikler sayesinde halka anlatılmış, böylece dinin ögrenilmesi sağlanmış.
Aşağıda fotoğrafı bulunan "diriliş" adı verilen freskte İsa güçlü ışığı ile ölüler diyarına iner, ayaklarının dibinde elleri ve ayakları bağlanmış şeytan yatar. Sağ eli ile Adem'i sol eli ile Havva'yı tutar ve çekerek mezarlarından çıkarır.

Alttaki freskte ise ortadaki madalyonda Meryem ve çocuk İsa, etrafındaki 12 dilimde de melekler bulunuyor.

Kariye için "duvardaki kutsal kitap" da denirmiş. Çünkü İncil ve Tevrat'tan pek çok sahne aktarılmış.

 
Ölümden sonrasının anlatıldığı aşağıdaki freskte İsa tahtına oturmuş ve sağı ile cenneti gösteriyor. Sağında Meryem ve altı havari bulunuyor.

Bir de duvarlarda, beyaz, gri, pembe ve sarı renkteki mermer levhaların damarları, birbirine öyle ustaca bir şekilde denk getirilip eklenmiş ki her birinde bir figür çıkmış ortaya. Özellikle ağaç motifleri  çok farkediliyor.
Müzenin "Apsis" denilen duvarında bulunan mermer plakada milyonlarca yıl önce yaşamış bir deniz canlısının fosili bulunuyor. Mermerde fosil oluşumu çok ender görülür.

Müzedeki diğer ilginç şey ise giriş kapısı altındaki dört yapraklı yonca biçiminde düzenlenen mermerdir.
1511'de camiye dönüştürülmüş ve tahmin edebileceğiniz gibi tüm mozaik ve fresklerin üstü sıva ile kapanmış. 1948'de Amerikan Bizans Enstitüsü'nün başlattığı çalışmalar ile mozaik ve freskler ortaya çıkarılmış. 1948’den bu yana da “Kariye Müzesi” olarak hizmet vermektedir. 
Müzenin tam karşısında, her yıl üç çeşit çiçek açtığı söylenen 'kısmet ağacı'nın altında çay içmeden dönmeyin. Hazır gitmişken buradaki restore edilmiş eski evleri de görün derim.

Çarşamba, Mart 10, 2010

Boğaz köprüsünün hikayesini biliyor musunuz?

İstanbul Boğazı üzerine yapılan ilk köprü olmasından dolayı birinci köprü de denilen Boğaziçi Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ile birlikte iki kıtayı birbirine bağlar.1970'de yapımına başlanan köprü, 30 Ekim 1973 tarihinde  Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 50. yıldönümü şerefine devlet töreniyle hizmete açılır.
 Köprünün ayakları Avrupa Yakası'nda Ortaköy, Anadolu Yakası'nda Beylerbeyi semtlerindedir.
Mayıs 1971’de Ortaköy çelik kulelerinin montajına başlandı. Beylerbeyi kulelerinin montajına ise Temmuz 1971’de başlandı. 1972’nin Ocak ayında her iki çelik kule de yükseldi.



Kuleler tamamlanınca Ortaköy’den Beylerbeyi’ne kadar denizin yüzeyine, birbirine paralel 2 adet kılavuz halat serildi ve bunlar kulelerden aynı anda çekilerek, ilk birleşim saglandı (Ocak 1972).






Aralık 1972’de ilk tabliye köprüye gerilen çelik halatlara, salıncak sistemiyle monte edilmeye başlandı.

26 Mart 1973’de son tabliye de montajlandı. Ardından 60 adet tabliye birbirine kaynaklandı. Böylece, ilk kez yürüyerek Asya’dan Avrupa’ya geçildi.


Nisan 1973’de kauçuk alaşımlı çift kat asfaltın dökümüne başlandı. 1 Haziran 1973’de asfalt döküm işlemi tamamlandı.
30 Ekim 1973-Açılıs Günü Hazırlıkları; Mobil seref Tribünü Araçları gidiyorlar .


30 Ekim 1973: Tören Alanı-yayaların yürüyüşü başladı.

Köprünün açıldığı gün halk o kadar yoğun bir ilgi gösterir ki, onbinlerce kişi aynı anda köprünün üzerinde her iki yakaya doğru karşılıklı yürümeye başlar. Açılış şerefine araç yolundan da yayalara yürüme izni verilince, köprünün üzerinde yaya adımlarının çokluğu ve bu yoğunluğun homojen olarak köprünün tüm yüzeyine yayılması sonunda rezonans artışı had safhaya girerek, köprü salıncak gibi sallanmaya başlayınca daha ilk günden köprümüz çökmesin korkusuyla, derhal yaya geçişine son verildiğini gazeteler günlerce yazar...(Gerçekten de lastik tekerlekli araçların geçişleri yerine onbinlerce adımın aynı anda zemine yaptığı darbesel etki, lastik tekerlekten çok daha fazla tehlikeye yol açar, salınım artmaya başlayınca da bunun durması oldukça zordur)... Hatta gazetelerde şu örnek verilir: “Köprüden arka arkaya tanklar geçse o derece risk oluşturmaz ama, bir tabur asker uygun adımla köprüyü geçmeye çalışırsa, bu daha büyük tehlikedir.”