Pazar, Mart 10, 2013
Cumartesi, Mart 09, 2013
tchibo cafissimo kahve makinası
kahve merakınız varsa ve o ünlü markaların 1500 liradan başlayan espresso veya filtre kahve makinelerini gördüyseniz cafissimo sizi yatıştırmaya yeter. Ben Tchibo'yu beğeniyorum. Her hafta değişen temasını fırsat buldukça inceliyorum. 60 küsür yıldır kahve üretimi yapan ve bugün dünyanın en büyük kahve üreticilerinden olan Tchibo'nun bazı kahve çeşitleri de çok güzel. Önceden frenc pres çektirip evde yaparım ama eşim cafissimo kahve makinesini aldığından beri kapsül kahvelerini mutlaka evde bulunduruyorum. Makineyi geçen yıl sanırım 190 liraya aldık, üstelik süt köpürtmeniz için basınçlı buhar kolu da var. Ben çok memnunum, arada bir farklı kapsülleri alıyorum.
Çok param olduğunda kendime profesyonel bir makine alıcam, şöyle çekirdeği kendi öğütenden. Ama alana kadar favorim budur..
Çok param olduğunda kendime profesyonel bir makine alıcam, şöyle çekirdeği kendi öğütenden. Ama alana kadar favorim budur..
Cuma, Mart 08, 2013
Romantika Cafe, Fenerbahçe
Acıbadem'de oturduğum yıllarda nerdeyse on günde bir gittiğim, bazen elimizde termos ve simit-peynirle bazen sadece yürüyüş bahanesiyle her metresini adımladığım Fenerbahçe parkını çok severim. Parka gelirken Kalamış Fener Caddesindeki Dilek Pastanesine uğrayarak dereotlu küçük çöreklerinden, portakallı, incirli ya da bademli kurabiyelerinden bir kutu alıp burada çayınızla yemek de güzel bir alternatif..
Hava güzelse beyaz çitlerle çevrili küçük çay bahçelerinde çay içer bademli kek yerdik. Parkın içindeki Romantika Cafe ise ayrı güzelliktedir.
İster kış bahçesi denilen camekanlı 1970'lerden kalma haliyle beyaz demir sandalye ve mermer masalarıyla korunmuş yerde ister deniz kenarındaki masalarında oturun huzur arayanlar için idealdir.
Türk kahvesinin 7 lira olduğu bu mekanda sanki biraz kalite bozulmuş da olsa kafa dinlemeye gelebilirsiniz.
Hava güzelse beyaz çitlerle çevrili küçük çay bahçelerinde çay içer bademli kek yerdik. Parkın içindeki Romantika Cafe ise ayrı güzelliktedir.
İster kış bahçesi denilen camekanlı 1970'lerden kalma haliyle beyaz demir sandalye ve mermer masalarıyla korunmuş yerde ister deniz kenarındaki masalarında oturun huzur arayanlar için idealdir.
Türk kahvesinin 7 lira olduğu bu mekanda sanki biraz kalite bozulmuş da olsa kafa dinlemeye gelebilirsiniz.
Etiketler:
cafe-lokanta,
İstanbul
Çarşamba, Mart 06, 2013
Max Frisch, Homo Faber
Selen'in tavsiyesiyle hemen alıp (arada başka kitaplar okuduğum için bir süre beklettiğim) çarçabuk okuyup bitirdiğim bu kitabın adının daha önceleri şöyle uzaktan kulağıma çalındığını hatırlıyorum.
Homo Faber okuduğunuz için mutlu olacağınız bir kitap.
Roman kahramanı Walter Faber mühendistir. Tamamen teknik ve teknolojik yaşayan ve öyle düşünen bir adamdır.
Zaten homo faber alet yapan insan anlamına gelir. Faber, güneşin batışını izlemek yerine kameraya çekmeyi yeğler .Traş makinesi ve ikidebir sözünü ettiği Hermes Baby daktilosu olmadan adım atmaz. Saatin ya da arabanın markasını sürekli zikreder. Duygusuzdur aslında, insanlarla yakınlaşmayı pek sevmez, kadere veya tesadüfe değil istatistiklere inanır.
Ama o kader ona öyle bir oyun eder kiiiii. Bindiği uçakta tesadüfen yanına oturan başta hoşlaşmadığı ama uçağın iki motoru durduğu için çöle yaptıkları zorunlu iniş neticesinde yakın arkadaşının kardeşi olduğunu öğrendiği Herbert ile arkadaş olması ile kader ağlarını örmeye başlaaaar...Daha fazla bahsetmeyeyim, biraz sürpriz olmalı ki tadı kaçmasın. (İlk 60-70 sayfası biraz sıkıcı geldi onu belirteyim.)
Faber o kadar teknik kafalıdır ki yaşadığı anın keyfini çıkaramaz. Belki bir daha göremeyeceği Kızılderili dansını izlemek yerine Landrover'i kontrol etmeyi tercih eder mesela. Duygularından bahsetmez, çok etkileyici bir şeyi iki laf arasında öylesine söyler sinir olursunuz...
Kitapta İngilizce konuşmalar veya çok az Fransızca kelimeler çevrilmeyip Türkçesi dipnot olarak verilmiş.
Roman yazarının öldüğü yıl yani 1991'de Voyager adı ile filme çekilmiştir.
Max Frisch 1911 Zurih doğumlu. Mimarlık okumuş.
Homo Faber'i Sezer Duru çevirmiş.
Pazar, Mart 03, 2013
farklı fikirler
Aşağıdaki kaseleri çok beğendim.Renkli iplerim var, yaprak jelatin alıp denemeyi düşünüyorum.
Bu sepeti kınnap ipi ile yaptım. Hobi malzemesi veya benzeri şeyler satan yerlerden bulabilirsiniz. Tığ ile sık iğne denilen şekilde ördüm. İstenen modelde örülebilir. Sofraya gelecek çatal-kaşığı veya yedekleri koymak için ideal.
Aşağıdaki yolluğa ne dersiniz. Ben bayıldım. Yatak odası için örmeye başladım bile. Renkleri aynen yapıcam. Kalın ip gerekiyor. Bende sadece en açık renkten var. Diğerlerini alacağım. Artık yapımı ne kadar sürer bilmem. Bitince yine buradan paylaşırım.
Bu sepeti kınnap ipi ile yaptım. Hobi malzemesi veya benzeri şeyler satan yerlerden bulabilirsiniz. Tığ ile sık iğne denilen şekilde ördüm. İstenen modelde örülebilir. Sofraya gelecek çatal-kaşığı veya yedekleri koymak için ideal.
Aşağıdaki yolluğa ne dersiniz. Ben bayıldım. Yatak odası için örmeye başladım bile. Renkleri aynen yapıcam. Kalın ip gerekiyor. Bende sadece en açık renkten var. Diğerlerini alacağım. Artık yapımı ne kadar sürer bilmem. Bitince yine buradan paylaşırım.
Etiketler:
Dekorasyon,
örgü
Pazar, Şubat 24, 2013
Annemin mutfağından
Çoğu insan gibi ben de annemin yemeklerini çok severim. Aslında annemin yemeğini yiyen herkes beğenir. Şanslıyım yani. Hem yöresel hem modern yemekleri güzel yapar. Yeni tarifleri sever, kendine göre uyarlar.
Geçen gün beraber Sivas İçliköftesi yaptık. Daha doğrusu herşeyi annem yaptı, ben bir kısmını doldurmaya yardım ettim.
içine kavrulmuş soğan, parça et veya kıyma, küçücük kıyılmış patates ve tuz-karabiber koyuyorsunuz. İsteğe göre maydanoz, pul biber ve kimyon da olur. Dışına yani hamur kısmına ince bulgur, tuz, az un ve 1 yumurta akı. Bulguru tuz ile sıcak suda bekletip şişirin henüz sıcakken un ve yumurta akı ile yoğurun. İçini doldurun. Kaynar tuzlu suda haşlayıp üzerine kızdırılmış tereyağı dökün. Afiyetle yiyin. Gerçekten çok güzeldi.
Etiketler:
Yemek-içmek
Çarşamba, Şubat 20, 2013
Hakan Günday-Az
İlk defa bir kitap hakkında ne yazacağımı düşünmeden yazdım başlığı.Durmuş bakıyorum. Aklımda bir sürü şey ama ne diyeceğimi bilmiyorum. Bir an önce bitsin diye düşündüğüm bir kitaptı.Bir an önce mide burkulmalarım geçsin, bunu unutayım başka şeyler okuyayım istedim.
Aslında ben Kinyas ve Kayra'yı almıştım önce. Ama onu okuyamadan kitap grubumuzun isteği ile bu kitabı öne aldım.
Öncelikle Hakan Günday'ın anlatımını çok beğendim. Bence gerçekten Türk Edebiyatı için çok önemli bir yazar. Dili farklı. Çok değişik benzetmeleri, karşıtlıkları mizahi öğelerle kullanmış.
"Bir sokağın ağzında durup, caddeye saçılan salyalardan en yakınındakine sordu:.."(syf. 309)
"Görmekten bıktığı yüzlerden uzakta oturup, görmekten bıktığı bir yüzü görebilecek kadar sarhoş olmaya gelmişti." (syf. 285)

Kitapta çok şey var. Çok çok şey var. Çok rastlantı var, yok artık dedirtecek kadar (ki bence bunu bilerek yapmış). Çok küfür var (ki bence bunu da bilerek yapmış, zaten doğal olan bu diye. Ama ben bazı yerlerde olmasaymış da olurmuş diye düşündüm).Çocuk tacizi-tecavuzü, çocuk yaşta gelin, mafya, uyuşturucu, sado-mazoşizm, porno, hacı-hoca takımı, hapis, cinayet,yetiştirme yurdu, fakirlik, cahillik, umursamazlık, çok az aşk ve iyilik... Hayatın içinden o kadar çok şey var ki. Hepsini bir arada bulmak belki de geriyor insanı. Daha 60. sayfaya gelmeden kitabı attım bir köşeye ertesi güne kadar öyle durdu. Gerçekten devam edip etmemeye karar veremedim. Sonra "gerçekte bir sürü insan yaşıyor bunları, sen sadece okuyorsun, niye kaçıyorsun, bari oku" dedim kendi kendime. Ama romanın çoğu yerinde ağlamadıysam eğer bu aynı anda duyduğum öfkedendir..
Aklıma takılan şeyler de var tabi;
-neden Derda adı hem kızın hem oğlanın adı (^ işaretli olan kız)
-neden kapak resminde erkeklerin yüzlerinde kadın yüzü var?onlar Derda'lar olabilir mi?
-neden Nevzat Çelik'e ithaf?(bunu biliyorum, yazarın ilk kitabının yayınlanmasına onay verdiği için)
-neden başlarda herşey çok gerçekçi giderken birden Tutunamayanlar'dan sonra elle yazılan nakil kısmı ve Derdaların birbirlerine yazdıkları mektuplar falan gerçek üstü olmaya başlıyor?
-neden eninde sonunda kötülerin hepsi allahından buluyor?
-neden Oğuz Atay?
Neyse az çok anlaşılmıştır. Bu tür kitaplarla ilgilenenler okumalı derim...Hakan Günday'ın kitap kapakları pek hoşuma gitmiyor ama :-)
Hakan Günday; 1976 doğumlu, Mütercim Tercümanlık bölümünü yarıda bırakıp Siyasal okumuş. Kinyas ve Kayra, Zargana, Piç, Malafa, Azil ve Ziyan diğer romanları.
Aslında ben Kinyas ve Kayra'yı almıştım önce. Ama onu okuyamadan kitap grubumuzun isteği ile bu kitabı öne aldım.
Öncelikle Hakan Günday'ın anlatımını çok beğendim. Bence gerçekten Türk Edebiyatı için çok önemli bir yazar. Dili farklı. Çok değişik benzetmeleri, karşıtlıkları mizahi öğelerle kullanmış.
"Bir sokağın ağzında durup, caddeye saçılan salyalardan en yakınındakine sordu:.."(syf. 309)
"Görmekten bıktığı yüzlerden uzakta oturup, görmekten bıktığı bir yüzü görebilecek kadar sarhoş olmaya gelmişti." (syf. 285)
Kitapta çok şey var. Çok çok şey var. Çok rastlantı var, yok artık dedirtecek kadar (ki bence bunu bilerek yapmış). Çok küfür var (ki bence bunu da bilerek yapmış, zaten doğal olan bu diye. Ama ben bazı yerlerde olmasaymış da olurmuş diye düşündüm).Çocuk tacizi-tecavuzü, çocuk yaşta gelin, mafya, uyuşturucu, sado-mazoşizm, porno, hacı-hoca takımı, hapis, cinayet,yetiştirme yurdu, fakirlik, cahillik, umursamazlık, çok az aşk ve iyilik... Hayatın içinden o kadar çok şey var ki. Hepsini bir arada bulmak belki de geriyor insanı. Daha 60. sayfaya gelmeden kitabı attım bir köşeye ertesi güne kadar öyle durdu. Gerçekten devam edip etmemeye karar veremedim. Sonra "gerçekte bir sürü insan yaşıyor bunları, sen sadece okuyorsun, niye kaçıyorsun, bari oku" dedim kendi kendime. Ama romanın çoğu yerinde ağlamadıysam eğer bu aynı anda duyduğum öfkedendir..
Aklıma takılan şeyler de var tabi;
-neden Derda adı hem kızın hem oğlanın adı (^ işaretli olan kız)
-neden kapak resminde erkeklerin yüzlerinde kadın yüzü var?onlar Derda'lar olabilir mi?
-neden Nevzat Çelik'e ithaf?(bunu biliyorum, yazarın ilk kitabının yayınlanmasına onay verdiği için)
-neden başlarda herşey çok gerçekçi giderken birden Tutunamayanlar'dan sonra elle yazılan nakil kısmı ve Derdaların birbirlerine yazdıkları mektuplar falan gerçek üstü olmaya başlıyor?
-neden eninde sonunda kötülerin hepsi allahından buluyor?
-neden Oğuz Atay?
Neyse az çok anlaşılmıştır. Bu tür kitaplarla ilgilenenler okumalı derim...Hakan Günday'ın kitap kapakları pek hoşuma gitmiyor ama :-)
Hakan Günday; 1976 doğumlu, Mütercim Tercümanlık bölümünü yarıda bırakıp Siyasal okumuş. Kinyas ve Kayra, Zargana, Piç, Malafa, Azil ve Ziyan diğer romanları.
Pazar, Şubat 10, 2013
Çavdar Tarlasında Çocuklar, J.D.Salinger
İşte muhteşem bir kitap daha. Salinger'in 1951'de yazdığı bu ilk romanı daha önce Gönülçelen adıyla da dilimize çevrilmiş hatta Teoman'ın Gönülçelen şarkısına da ilham kaynağı olmuş.
http://www.teoman.com.tr/roportajlar.php
Bir kitap dergisinde gördüğüm, hemen not defterime yazdığım bir kitaptı bu. Yayınlandığında çok ses getirmiş, yazarını popülerleştirmiş hatta yazar münzevi bir hayat sürmek istediği için bundan epeyce rahatsız olmuş.
Modern zamanların başyapıtı kabul edilen bu eser müstehcen bulunup Amerika'nın bazı eyaletlerinde yasaklanmış ama yine de en çok okunan roman olmuş.
Holden Caulfield 17 yaşındadır. New York'lu burjuva bir ailenin oğludur. Okuduğu okuldan atılmasıyla (ki bu üçüncü okul) başlayan ve sancılı büyüme süreci onun ağzından anlatılır.
burada kitapta adı geçen bir şarkıyı dinleyebilirsiniz; https://www.youtube.com/watch?v=QyMKVLBqse4&feature=youtube_gdata_player
Dört günde yaşadıkları vardır romanda. Sık sık kardeşlerinden bahseder, küçük kız kardeşi Phoebe o kadar tatlı ve masumdur ki ona hiç kızmaz. Roman, adını bir şarkıda geçen çavdar tarlasından alır. Phoebe abisine "sen ne olmak istiyorsun?"diye sorunca Holden o tarlada oynayan çocukları hayal eder ve uçurumun kenarına gelenleri yakalayıp kurtarır. Kardeşine "çavdar tarlasında oynayan çocukları uçurumdan kurtaran kişi olmak istediğini"söyler. İnsanların ikiyüzlülüklerine, kendini beğenmişliklerine, onu umursamaz tavırlarına öyle kızar ki çocukların masumiyeti ona kendini iyi hissettirir.
"...Ayrılığın üzüntülü ya da kötü olması umurumda değil, ama bir yerden ayrıldım mı, oradan ayrıldığımı bilmeliyim. Bilmezseniz, daha çok koyar insana.."
"... Ama o müzedeki en iyi şey, her şeyin yerli yerinde kalmasıydı. Hiç kimse kıpırdamazdı yerinden. Oraya yüz bin kez gidebilirdiniz, o Eskimo hala daha yeni iki balık tutmuş olur, kuşlar hala güneye uçar, geyikler o narin bacakları üstünde o pınardan su içer ve göğüsleri görünen o Kızılderili kadın battaniyesini dokurdu. Kimse değişmezdi. Değişen tek şey siz olurdunuz. Çok büyümüş olmanız filan değil demek istediğim. Tam olarak o değil yani. Yalnızca değişmiş olurdunuz. Bu kez sırtınızda bir palto olurdu. Ya da, son gelişinizde sıradaki eşiniz kızıl çıkarırdı ve yeni bir eşiniz olurdu.Diyeceğim, değişik bir şey olurdu sizde; demek istediğim şeyi anlatamıyorum.”
Kitabın giriş cümlesi bir web sitesi tarafından en iyi ve en ironik giriş cümleleri sıralamasında birinci en iyi kapanış cümleleri sıralamasında 15. olmuş.
Okumanızı şiddetle tavsiye ederim. :-)
Salinger, 1919 New York doğumlu.
Çeviren;Coşkun Yerli
http://www.teoman.com.tr/roportajlar.php
Bir kitap dergisinde gördüğüm, hemen not defterime yazdığım bir kitaptı bu. Yayınlandığında çok ses getirmiş, yazarını popülerleştirmiş hatta yazar münzevi bir hayat sürmek istediği için bundan epeyce rahatsız olmuş.
Modern zamanların başyapıtı kabul edilen bu eser müstehcen bulunup Amerika'nın bazı eyaletlerinde yasaklanmış ama yine de en çok okunan roman olmuş.
Holden Caulfield 17 yaşındadır. New York'lu burjuva bir ailenin oğludur. Okuduğu okuldan atılmasıyla (ki bu üçüncü okul) başlayan ve sancılı büyüme süreci onun ağzından anlatılır.
burada kitapta adı geçen bir şarkıyı dinleyebilirsiniz; https://www.youtube.com/watch?v=QyMKVLBqse4&feature=youtube_gdata_player
"...Ayrılığın üzüntülü ya da kötü olması umurumda değil, ama bir yerden ayrıldım mı, oradan ayrıldığımı bilmeliyim. Bilmezseniz, daha çok koyar insana.."
"... Ama o müzedeki en iyi şey, her şeyin yerli yerinde kalmasıydı. Hiç kimse kıpırdamazdı yerinden. Oraya yüz bin kez gidebilirdiniz, o Eskimo hala daha yeni iki balık tutmuş olur, kuşlar hala güneye uçar, geyikler o narin bacakları üstünde o pınardan su içer ve göğüsleri görünen o Kızılderili kadın battaniyesini dokurdu. Kimse değişmezdi. Değişen tek şey siz olurdunuz. Çok büyümüş olmanız filan değil demek istediğim. Tam olarak o değil yani. Yalnızca değişmiş olurdunuz. Bu kez sırtınızda bir palto olurdu. Ya da, son gelişinizde sıradaki eşiniz kızıl çıkarırdı ve yeni bir eşiniz olurdu.Diyeceğim, değişik bir şey olurdu sizde; demek istediğim şeyi anlatamıyorum.”
Kitabın giriş cümlesi bir web sitesi tarafından en iyi ve en ironik giriş cümleleri sıralamasında birinci en iyi kapanış cümleleri sıralamasında 15. olmuş.
Okumanızı şiddetle tavsiye ederim. :-)
Salinger, 1919 New York doğumlu.
Çeviren;Coşkun Yerli
Salı, Şubat 05, 2013
Ablamın mutfağından
Daha önce hiç başkasının yaptığı bir yemeği bloğumda paylaşmamıştım. Ama bu defa durum farklı; Melek ablam geçen hafta birbirinden güzel yemeklerle bizi karşıladı ben de bloğumda paylaşmadan edemedim. Yemeklerden biri bildiğiniz hünkar beğendi diğeri de tahinli-elmalı börek.İkisi de nefisti.Zeytinyağlı sarma ve çorba da harikaydı.
Hünkar beğendi; bildiğiniz gibi tereyağlı beşamel sosa közlenmiş ve küçücük kesilmiş patlıcanlar ve rende kaşar eklenerek yemeğin tabanı hazırlanıyor, üzerine de soğanla iyice kavrulmuş et yayılıyor ve sonuç şöyle oluyor;
Elmalı-tahinli börek ise baklavalık yufkanın (4 kat) aralarına sıvı yağda açılmış tahin bolca sürülüyor. En üst kata ceviz, şeker ve az tarçınla pişmiş rendelenmiş elma yayılıp rulo yapılıp pişiriliyor. O da şöyle görünüyor;
ellerine sağlık ablacım.
Hünkar beğendi; bildiğiniz gibi tereyağlı beşamel sosa közlenmiş ve küçücük kesilmiş patlıcanlar ve rende kaşar eklenerek yemeğin tabanı hazırlanıyor, üzerine de soğanla iyice kavrulmuş et yayılıyor ve sonuç şöyle oluyor;
Elmalı-tahinli börek ise baklavalık yufkanın (4 kat) aralarına sıvı yağda açılmış tahin bolca sürülüyor. En üst kata ceviz, şeker ve az tarçınla pişmiş rendelenmiş elma yayılıp rulo yapılıp pişiriliyor. O da şöyle görünüyor;
ellerine sağlık ablacım.
Etiketler:
Yemek-içmek
Pazar, Şubat 03, 2013
Biletiniz Buraya Kadar, Romain Gary
Sürükleyici çok çabuk okunabilecek bir kitap. Romain Gary hakkında daha önce yazmıştım, iki kitabından bahsetmiştim.O'nun tarzını çok beğeniyorum.
Bu kitabı 1977'de yani ölmeden üç yıl önce yazmış. Roman 1970'lerde Paris'te geçiyor. 60 yaşına merdiven dayamış iş ve erkekliği adına iktidarını kaybetmemeye çalışan hatta kabul etmese de bunalıma giren bir adamın hikayesi. Oğlu ile ilişkisi, genç sevgilisine olan aşkı,arka planda Fransa'nın ekonomik durumu romandaki diğer ayrıntılar. Son derece açık sözlülükle yazılmış, çözülüşü son 2-3 sayfaya bırakan bir roman.Tavsiye ederim...
Agora kitaplığı, çeviren;Aykut Derman
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)
.jpg)












