Çarşamba, Şubat 01, 2012

Mademki evde mahsur kaldık (1), o zaman kısa bir nargile keyfi yapalım...

Nargileyi kızım doğmadan önce veya daha da önceleri (yani evlenmeden önce)iki ayda bir içerdim. Çorlulu Ali Paşa'da(Erenler) veya Tophanede veya duruma göre başka yerlerde. Arkadaşlarla giderdik. Elmalı nargilenin yanına elma çayı veya Türk kahvesi çok güzel gider. Eşim 2-3 ay önce "madem dışarda içemiyoruz (kızımızdan dolayı en azından beraber gidemiyoruz)eve alalım"dedi. Ben çok saçma buldum bu fikri ve hemen itiraz ettim. Şöyle düşündüm "şimdi eve alırsak her gün içer, temizlemesi zor olur, ". Ama fazla direnemedim, düşündüğüm gibi olmadı da zaten. Mercan'dan aldık nargilemizi ve malzemelerini. Ben elmalı severim ama eşim nargile konusunda farklı tatlara açıktır.
Dün kar nedeniyle evden dışarı çıkamayınca hadi yakıp kapalı balkonda nöbetleşe içelim dedik. İyi de yaptık. Benim için kısa ama keyifliydi.
Nargile birkaç yıldır çok popüler ama her yer iyi yapmıyor. Bence iyi yerde içilmeli yoksa keyiften çok eziyet olur.
Nargile nedir? Doğu kültürünün bir parçası olan nargileyi ilk kez Hintliler, hindistancevizinin içini boşaltıp kabuğuna kamış sokarak yapmışlar. Zaten nargil, Farsça'da hindistancevizi demek. Çok sonraları çini ve cam gövdeli nargileler yapıldı. Osmanlılar bu kültürü İranlılar ve Araplardan aldılar. (Hürriyet)

Salı, Ocak 31, 2012

En Güzel Browni Tarifi (bence)

(Brownie nedir? 19.yüzyılda Amerika ve Kanada'da çikolatalı düz kek olarak ortaya çıkmıştır. Sonra Chicagolu bir şef bunu düzenlemiştir. 1907'de şimdiki halini almıştır.Brownie gizlice ev işlerine yardım eden iyi huylu peri demektir).

Geçen ay browniye taktım. Birkaç yerde kahvenin yanına browni istedim; ya içi akışkan(fondan gibi) ya da kakaolu kek, ıslak kek gibi şeyler geldi masaya. Taksim Gezi Pastanesinde ise bildiğimiz cheesecake geldi, meğer brownili cheesecakemiş. Brownileri tek kişilik değilmiş.Yani istediğim gibi bir browni yiyemedim. İnternette baktım tariflere birbirini tutmayan onlarca tarif var. Anladım ki herkesin tarifi kendine.
Ben de Home TV'nin Nigellasından gördüğüm tarifle Cafe Fernando'nun tarifini karıştırıp kendimce birşeyler yaptım. Ama nefis oldu.Üstü çok az çıtır içi yoğun oldu...Malzemeler çok basit;
-180 gr bitter çikolata (% 70 kakaolu)
-çikolatanın yarısı kadar tuzsuz tereyağı-90 gr
-3 yumurta (oda ısısında)
-yarım su bardağından biraz fazla un
-yarım su bardağından biraz fazla şeker
-yarım çay kaşığı tuz
-bir çay kaşığı vanilya
*Çikolatayı benmari eritip tereyağını ekleyin ve ocaktan alın. Yavaş yavaş karıştırın. Tereyağı da eriyince şekeri ve tek tek yumurtaları ekleyin. Sonra da kalan mazemeleri...170 derece fırında 20-25 dakika pişirin. İyice soğuyunca kalıptan çıkarın.
*Daha nemli seviyorsanız unu 1 yemek kaşığı daha az, tereyağını bir yemek kaşığı daha fazla koyun, içine  ve üstüne de damla çikolatalar serpiştirin.
*Dilerseniz iri çekilmiş fındık ve antep fıstığı da yakışır. Üstüne çikolata sosu da harika olur.Servis ederken mikrodalgada ısıtıp verenler de var. Ama bence sıcak olmasa da olur. Bir dahaki sefere vişneli de yapacağım.
*tariflerde süt veya kakao kullanana da rastladım.
*kahve ile en iyi giden şeylerden biri bence browni.
*beyaz çikolata ile yapılanı da var
*armutlu veya siyah erikli brovnide yarım kesilmiş meyveleri kalıba döktüğünüz karışımın üstüne yüzüstü koyup hemen fırına veriyorsunuz, biraz içine gömülerek pişiyor.

pişince üstü böyle görünüyor














veee sonuç...















afiyetle yiyelim...




 

Perşembe, Ocak 26, 2012

Drina Köprüsü, İvo Andriç


Çook güzel, çok ama çok güzel bir kitap...
Hani tadı damağımda kaldı dersiniz ya öyle...
Okuduktan günler sonra bile kitaptan bölümler aklıma geliyor ve düşünüyorum...
Bu kitabın adına bir kaç yıl önce okuduğum başka bir kitapta rastlamıştım. İlgimi çeken kitapları biryerlere not alırım sonra bazen 3 ay bazen 3 yıl sonra denk gelir ve alır okurum. Bu da öyle oldu. İyi ki okumuşum.
Drina Köprüsü, İvo Andriç'in Sokullu Mehmet Paşa'nın Vişegrad'da yaptırdığı köprü ve çevresindeki yaşamlar üzerine yazdığı romanıdır. Kitap Temmuz 1942 - Aralık 1943 tarihleri arasında Belgrad'da yazılmış ve ilk defa 1945'te yayımlanmıştır.

Yazar kitaba köprünün henüz yapılmadığı yıllardan başlar ve 350 yıllık dönemi anlatır. Romanın öznesi köprüdür. Onun etrafında olan acı-tatlı olaylar,gelenekler, hikayeler, dönemin siyasi gelişmeleri, ekonomik buhranlar, savaşlar, nüfus artışı ile kasabanın büyümesi ve daha neler neler...
Bir yazar ancak bu kadar tarafsız, yarattığı veya aktardığı kişilere karşı ancak bu kadar insaflı olabilir.
Anlatımı o kadar sade ve içten ki...Ne demek istediğini o kadar güzel anlatıyorki...Bazen gözlerim doldu bazen gülümsedim bazen de korktum. Gerçekten korktum. Radislav adlı bir suçlunun canlı canlı kazığa geçirilişi ve onun yavaş yavaş ölümünü o kadar gerçekçi anlatmış ki yazar film olsa gözlerimi kapardım.
Köprünün üzerinde olan bir olaydan bahsederken uzaktan gelen piyano-keman sesinin kimlerden geldiğini anlatıp ufak bir parantezle o kişilerin de ilginç-dokunaklı hayatından kısaca bahsederken bile ilginizi dağıtmaz hatta ayrı bir zevk alırsınız. İçinde bulunulan durumu daha gerçekçi kılar böylece...
Kitabın orjinalinde Türkçe bazı kelimeler var ama çeviriyi yapanlar da bence mükemmel bir iş çıkarmış...
 orijinal ismi; na drini cupriji


İvo Andriç; (1892-1975)
Travnik yakınlarında Dolac'ta doğdu. Zagreb, Viyana ve Krakow'da sürdürdüğü eğitimini Graz Üniversitesi'nde tamamladı. Birinci Dünya Savaşı sırasında milliyetçi etkinliklerinden ötürü Avusturya-Macaristan yetkilileri tarafından bir süre gözaltında tutuldu. Savaşı izleyen yıllarda Yugoslavya Dışişleri Bakanlığı'nda çalıştı. Budapeşte, Madrid, Cenevre ve Berlin'de dış görevlerde bulundu. 1961 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen İvo Andriç'in bu ödülü, özel olarak Drina Köprüsüne verilmiş gibi kabul edilmektedir.
Drina Köprüsü,İvo Andriç, Çevirenler; Hasan Ali Ediz, Nuriye Müstakimoğlu,

Salı, Ocak 24, 2012

Cihangir'de Küçük Bir Gezi

Sanatçılar kenti... kedisi bol yer... bol yokuşlu popüler semt...Cihangir cumhuriyeti...
Genelde aydın kişilerin ve az sayıda gayrımüslimin yaşadığı Beyoğlu ilçesine bağlı semttir. Adını Kanuni'nin oğlundan alır.
Buraya Taksim'den Sıraselviler caddesinden inerek veya Tophane'den Defterdar Yokuşu'ndan çıkarak ulaşabilirsiniz. Ben ikisini de yapmadım :-) Fındıklı parkının karşısından yukarı çıktım, Cihangir'e adını veren Cihangir Camiinin yanından yani...
Cihangir'in eski sakinleri burasının son yıllarda popüler olmasından şikayetçiymiş. Çünkü hem kiralar artıyor, hem eskiden sakin olan mahalle kalabalıklaşıyor hem de eskiden de varolan mekanlar merak edenlerle dolup taşıyormuş. Hızla bir ticaret ve  eğlence merkezi haline gelmiş bu mahallenin bozulmadan kalmasını istiyorlar...
Geçenlerde bir İngiliz gazetesi Cihangir'i dünyada yaşanabilecek yerler sıralamasında 4. sıraya koymuş. Bu çok ilginç geldi bana, o kadar da değil bence. Dünyada başka yer mi yok? diyorum. Nitekim mahalle sakinlerinden biri "burada kaldırım bile yok, çöpler hep ortalıkta, ne yaşaması?" diyerek o da garipsemişti bu haberi.
Sabah 10'da Cihangir'deydim. Kahvaltımı Susam Cafe'de yapmak istedim ama henüz aşçı yeni gelmişti ve hazırlanması yarım saati bulurmuş diye vazgeçtim. Kahvaltımı bir simitle geçiştirdim. Sonra birkaç küçük vintage tarzı butik gezdim. Çok tarzım değil ama arada güzel parçalar var kendime uydurabileceğim.
Oradan Orhan Kemal müzesine gittim. Uzun zamandır aklımın bir köşesinde vardı burası. Müzenin yanında İkbal Kahvesi ve Kitabevi var. Orhan Kemal'in yıllar önce okuduğum Bereketli Topraklar Üzerinde romanını çok ama çok beğenmiştim. Müzede bu ve diğer kitapların çoğunun ilk basımı, Orhan Kemal'in dostlarıyla fotoğrafları, kişisel eşyaları vardı. O; Murtaza, Cemile, 72.Koğuş, Ekmek Kavgası, Hanımın Çiftliği gibi muhteşem eserlerin sahibi büyük bir yazardı. Çalışma odası da son derece mütevazi.

 
Cihangir'i gezmeye devam ediyorum ve bu kadar kedinin burada ne yaptığını çok merak ediyorum. Her yer kedi dolu. Balkonlar, çöplerin yanı, arabaların üstü, dükkanların önü..Bu mahalle onların gibi.
Neredeyse bütün sokaklarına hatta bazılarına iki defa giridim dolaştım.
Biraz daha yukarı çıkıp Savoy pastanesinde oturdum. Bir gazete alıp okudum. Önce kaşarlı simitle karnımı doyurdum. Milföy pastasından henüz gelmemişti o nedenle kayısılı ve kahveli turtalarından yedim.

Bir dahaki sefere şarlotu deneyeceğim.
Neyse biraz kafamı dinlediğim bir gündü. Gezmek için (özellikle sabah saatlerinde) güzel bir yer.
 

Pazar, Ocak 15, 2012

Kahvaltılarınız için iki küçük öneri

1- Patates halkasında tavada yumurta;
Haşlanmış bir orta boy patatesi tereyağı, tuz ve karabiberle ezin. Biraz soğuyunca elinizde simit şeklini verip yağlanmış tavaya koyun, tava biraz kızınca yumurtayı içine kırın, kapak kapatıp ağır ateşte pişirin...Aşağıdaki gibi... Pişmeye yakın üzerine peynir serpebilirsiniz.
(Patatesi yumurta ile kullanmayı severim, gerçekten lezzetli oluyor. Bu tarife patatese başka baharatlar veya maydonoz da ekleyebilirsiniz..Hatta üstüne serpmek yerine patates karışımına peynir ekleyebilirsiniz)

2-Portakal kabuğu reçeli;
Portakalın kabuklarını şerit şerit doğrayın, önce biraz acısı gitsin diye haşlayın, suyunu dökün. Sonra az şeker, portakal suyu, 1-2 adet karanfil ekleyin kaynatın, suyunu çekince altını kapatın. Soğuyunca tereyağı ya da kaymağın üzerine sürün veya kek ve kurabiyelere koyun. Ya da süzme yoğurtla bile yenilebilir.

 Şeritleri daha kalın kesip erimiş çikolataya da bulayabilirsiniz. Sade bile yenilebilir.Afiyet olsun.
(Ben çok şerbetli sevmediğim için şekeri az koydum ve dolayısıyla reçele göre daha kuru oldu ama çok lezzetli.. Tarçın da ekledim.)
Rulo yapılmışı da vaaaar...

Cuma, Aralık 30, 2011

Bebek'in Makaronları

Geçen hafta Bebek'teki meşhur makaroncu Ladurée pastanesine gittik. (Aslında Paris'te ilk olarak fırın olarak açılmış)İstanbul'da açıldığından beri merak ediyordum. Sade ve küçük bir yerdi. 8 adet makaron seçtik. Ordan çıkıp biraz dolaşalım dedik. Derken Baylan pastanesini gördüm.(Baylan iki yıl önce Bebek'de de şube açtı ) Şeytan dürttü ve "dur şurdan da bir kaç tane makaron alalım ve lezzetini karşılaştıralım dedim". Sanki bana ne oluyorsa?!
Eve gelene kadar sabrettik.
Sonra tahmin edebileceğiniz gibi yavaş yavaş tadını çıkara çıkara yedik.
Çook güzeldi tabi. Kahveli ve fıstıklı harikaydı. İçindeki krema ayrı dışı ayrı lezzetliydi. Karşılaştırmaya gelince...Baylan Ladurée'dan daha iyiydi desem yalan olur. Ladurée'a da haksızlık olur. Baylan'ın güllü makaronunu çok beğendiğimi de söylemeden geçemeyeceğim. Ayrıca Baylan'ın dükkan dekoru bence daha sıcak.

Makaron aslında bir İtalyan kurabiyesi. 14-15.yüzyıllarda Venedik'te çıkmış. Fransızlar bunu alıp arasına yumuşak dolgu malzemesi koymuşlar ve kendilerine maletmişler. Bizdeki benzeri acıbadem kurabiyesi. Onu da çok severim.

1862 yılında Paris’te küçük bir fırın olarak açılan Ladurée'un simgesi küçük meleklerdir. Ladurée Parisli kadınların rahatlıkla girebildiği ilk çay salonlarından biridir.
Bu makaron merakı güzel birşey ama bize fiyatı çok da uygun gelmedi. Şöyle diyeyim; Baylan'ın makaronları nerdeyse Ladurée'unkinin yarı fiyatına.  Ladurée'da ise tanesi 3.75 TL'ye geliyor. En iyisi ben iyi bir makaron tarifi bulayım...:-)

(ben bu yazıyı yazdıktan 9 ay sonra Ladurée kapandı, 2 yılda 1 milyon tane makaron satmışlar. Herhalde yeter dediler :-)

Perşembe, Kasım 10, 2011

Hayatta üç şeyden nefret ederim...

Amelie filmini izlediyseniz bilirsiniz; filmin başlarında Amelie insanları tanıtırken en sevdikleri ve sevmedikleri şeyleri öyle doğallıkla ve güzel bir şekilde anlatır ki "benim en sevdiğim ya da sevmediklerim neler" diye düşünürsünüz. Çok var değil mi gün içinde yaşadığımız böyle ufak şeyler. Amelie'nin, en nefret ettiği şey amerikan filmlerinde araba kullananların yola bakmamasıdır. En sevdikleri ise,sinemada ışıklar kapandıktan ve film başladıktan sonra arkasındaki insanların yüzlerine bakmak ve elini pirinç,mercimek gibi çuvalların içine daldırmak.

Sizin neler?
Benim hemen aklıma gelen bir kaç şeyi yazayım..
nefret ettiklerim;


-Türk kahvesi içerken ve daha iki yudum almışken,fincanda geriye kalanın kahve değil yoğun bir telve, ağzımdakinin de aslında son yudum olduğunu görüp kısacık süren ve tadı damağımda kalan kahve zevkimin uçup gitmesi...
-Sürekli kendi düşündüğünün en güzel kendi bildiğinin en doğru ve kendi yaşadığının en ilginç olduğunu sanan biri ile sohbet etmek zorunda kalmak...
-Çayın ya da sütün içine bisküvi daldırmak veee ağzıma yetiştiremeyerek yarısını yere düşürmek...
-Bir markete bir ürünü almak için gitmek ve o ürün hariç başka şeyleri alıp eve döndükten sonra bunu farketmek...

en sevdiklerim aslında buraya sığamayacak kadar çok ama aklıma gelen birkaçı;
-Gece uyku arasında (eğer mevsim yaz ise) yatağın henüz ısınmamış serin yanlarını keşfedip kolumu bacağımı oraya yerleştirmek, ya da mevsim kış ise yine aynı kolumu ve bacağımı ama bu defa üşümüş olarak sıcak yorganın içine sokup huzur bulmak.
-Başlarda gayet sıkıcı giden ve hiç bir şey anlamadığım bir romanın aniden bir yerde çözülmesi,taşların yerine oturması ve "demek bende sorun yokmuş"diye düşünmemi sağlayarak içimi rahatlatıp bir çırpıda bitmesi...
-Yazın denizde yüzüp yorulduktan sonra biraz nefeslenmek için sırt üstü, kımıltısız bir şekilde suyun üzerinde durup (ama kulaklar suyun içinde) sadece kendi nefes alış verişimi ve uzaktan gelen seslerin uğultusunu dinlerken yüzümdeki tuzlu suyun güneşte kurumasını ve denizdeki hafif dalgalanmaları hissetmek...


arkadaşım Arzu'nun en sevdikleri ve sevmedikleri;
1-.Pudingi yemeden önce mutlaka kaşığın tersiyle üzerine vurmayı ve titremesni seyretmeyi,
2-Çikolatayı yemeden önce mutlaka koklamayı,
3-Portakalı soyduktan sonra kabuğunu parfüm gibi sıkmayı SEVERİM:)
1-Senin anlattığın şeylere katılsa bile her cümleye "hayır "diye başlayan insanları,
2-Öğrencilerimin okudukları parçayı sınıfa anlatırken her cümlenin sonunda "örtmenim" demelerini,
3 Bir yemeğe gidildiğinde (sevgiliyse daha fena)kaşarlı domates çorbası ya da spagetti siparişi veren ve onunla karşımda şekilden şekile giren salak erkekleri,
4-Sabah giydiğin tül çorabının, ayakkabının içinde sen farketmeden kaçması ve o gün plansız gittiğin bir yerde ayakkabını çıkarmanla başparmağını gördüğün an yaşadığın rezil olma duygusunu.ve sonrasında her tül çorap giyip bir yere gittiğinde "acaba kaçmış mıdır" stresine girmeyi SEVMEM ARKADAŞ:)


canım kardeşim Meltem'in listesi;
en sevmediklerim;
1-sürdüğüm oje kurumadan,unutup biryerlere yapıştırdığım tırnağımın üzerinde garip şekiller çıkması,
2-üst üste düzenlediğim kağıtları büyük bir şevkle zımbalayacakken zımba telinin bitmiş olması,
3-evden çıktıktan hatta kapıyı kilitledikten hatta binadan bile dışarı çıktıktan sonra evde elzem birşey unuttuğumu fark edip dönmek zorunda kalmak,

4-kalabalık bir otobüste ellerim dolu, ayakta ve zar zor biryerlere tutunurken burnumun akması,
5-öğrencilerin pozitif sayılara normal 3,normal 4 normal 5 gibi anormal tanımlamalar yapması..
en sevdiklerim;
1-aşırı sıkıştıktan sonra tuvalette işimi gördüğüm o an..ama sadece an:))
2-bazı sabahlar nedensiz bir şekilde aşırı dinamik ve pozitif uyanıp güne başlama hissi..

sevgili eşimin "en"leri....
önce sevmediklerimden başlayalım;
1-Dışarda birşey yerken,karşımdakinin benim istediğimden farklı birşey isteyip sonra kendi çatalıyla benim tabağıma sorti yapmasına çok sinir olurum(Ama tabi ki bu senin için asla geçerli değil hayatım)
2-Tertemiz kupkuru dışarı çıkmayı çok severken,duştan sonra birşey yapmam gerekirse ve o esnada terleyip t-şörtüm ıslanırsa agresif olurum.
3-Pazarda gezerken aynı tezgahın önünden ikinci sefer geçmeye kıl olurum :)
Şimdi de sevdiklerim;
1-Dışarda bira içeceksem gelen biranın tam istediğim soğuklukta olmasına çok mutlu olurum.
2-Konser için biryerlere gittiğimizde odalar tek kişilikse,gece sereserpe(!) yatmaktan mutlu olurum.
3-Son olarak da,espiri yaptığımda senin çok içten bir şekilde gülerek, yanımda olmandan keyif aldığını hissettiğimde çok mutlu olurum :))

Hatice halamın enleri...
1-sabah günaydın demeyen insanlardan,
2-trafikde sinyalsiz dolaşan o şerit senin bu şerit benim diyen insanlardan,
3- çorabını çıkarıp yere atanlardan nefret ederim.
1-pazar günü evde olup geç uyanmaya bayılıyorum
2-yaptığım yemekleri beğenenlere bayılıyorum
3-Karam(kangal köpeğim) ın beni kapı da karşılaması ve patisini bana uzatıp sevdirmesine bayılıyorum,

kuzenim Fuat'ın enleri...
en sevmediğim 4 şey

1-kapalı bir havada evden çıkarken yağmur yağma ihtimaline karşı aldığım şemsiyeyi havanın açması ile birlikte koca gün boyunca baston gibi elimde taşımak zorunda kalmaktan nefret ederim.
2-yanımda biri varken telefonum çaldığında yanımdakinin arayan kim? diye sormasından nefret ederim.
3-evde tuvalete girdiğimde annemin ne yapıyorsun? diye seslenmesinden nefret ederim.
4-çok kilitli bir kapıyı anahtarla açarken sürekli en son denediğim anahtarın kapıyı açıyor olmasına uyuz oluyorum...
en sevdiğim 3 şey ise
1-güneşli bir günün sabahında duş alıp ıslak saçla balkona çıkıp rüzgarla saçlarımı kurutmak çok hoşuma gidiyor
2-sabah saatinde bindiğim metrobüsün tek kişilik koltuğunda uyumak çok hoşuma gidiyor.
3-akşam eve gidince koltukda tv izleyen anneme kedi gibi sırnaşmak çok hoşuma gidiyor.
4-birayı açtığım zaman gelen aromatik yanık koku çok hoşuma gidiyor :))


kuzenim Kemal'in enleri...

1-kaldırımda giderken karşıdan yürüyen insanların sanki başka gelebilecekleri bir yol varmış gibi gelen insanları kaldırımdan aşağı itercesine yürümelerine çok sinir oluyorum, kavgaya az kaldı bu konuda birine dalacam yani o kadar :)
2-gene yürürken arkasındaki insanları düşünmeden çok laylaylom yürüyenler beni çileden çıkarıyorlar 1 saat kendime gelemiyorum tırnaklarımı yiyorum hırsımdan :)
1-gene yolda yada ummadık bir yerde sevdiğim bir arkadaşımı tesadüfen görmek ayak üstü laflamak görüşürüz deyip vedalaşmak.
2-su içerken onu tekrar keşfettiğimi hatırlamak, yav ben neden kolaya içkiye para veriyorum ki su çok güzel bişey demek :) (sonra unutup gene başka bişeyler içiyorum ama :)

arkadaşım Selen'in enleri;
Sevdiklerim:
1-Dışarıda hava çok soğukken, sıcacık bir yerde -mümkünse kızarmış ekmek, taze çay ya da filtre kahve kokuları içerisinde- olmak.
2-Güzel denizlerde yüzerken, kafamı nefes almak için çevirdiğimde, kulacımın altından denizin yüzeyini ve manzarayı izlemek.
3-Bir tatil sabahı erken uyanıp, bir an için o günü iş günü sanmak ve ardından tatil olduğunu hatırlayıp tekrar uykuya dalmak.
Sevmediklerim:
1-Yolda yürürken yerlere çöp atıp, bundan neredeyse bir de gurur duyanlar.
2-Sırasını beklemeyi bilmeyip başkalarının hakkını yiyen ve kendini çok akıllı sananlar.
3-Hemen o gün alıp okumaya başlamak istediğim bir kitabı, neredeyse bütün kitapçıları gezip de bulamamak.

arkadaşım Zeynep'in enleri;
en nefret ettiğim:

1- bazı insanlar vardır derler ki "benim en sevmediğim özelliğim" deyip yine sözde kötü bir özelliklerinden bahsederler mesela "haksızlıklara hiç dayanamam" gibi ama aslında bu hiçte kötü bir özellik değildir.
2- radyoda ya da herhangi bir yerde sevdiğim bir müzik çıktığında ve ben onu içimden veya dışımdan söylemeye hazırlanırken yine o müziğin anında değişmesi ya da herhangi bir şekilde devam etmemesi.
3- elime reçel bal gibi şeylerin bulaşması.
en sevdiğim 3 şey:
1- çok susadığımda su içmenin zevki
2- konuşma sırasında bir şeyin ya da kişinin adını bir türlü hatırlayamazsın da düşünürsün düşünürsün sonra bir anda aklına geliverir ya işte o an.
3- çok sevdiğim birisiyle buluşmadan önce biraz zamanımın olması ve dükkanların vitrinlerine bakmak ya da kitapçıda öylesine kitaplara bakmak.

arkadaşım Canan'ın enleri;
önce en sevdiklerimden başlayayım;

- Dışarda buz gibi veya çok yağmurlu bir hava varken,ben evimizde elimde sıcak bir kahve veya çayla keyif yapmak,buna çoğu zaman kitap okumam da eklenir....
-Daha önce gitmediğim yerlere seyahat etmek,gezmek ve oradaki farklı lezzetleri tatmak...
-Çok sıcak bir yaz gününde cuuuup diye denize atlamak ,yüzmek beni cok mutlu eder,yepyeni bir enerji gelir bana....
En sevmediklerim ;
- Randevusuna sadık olmayan ve uzun sure beni bekleten insanlardan hic hoşlanmam...
-Çıplak ayakla dolaşan erkeklerden hic hoşlanmam...


Hepinize çook teşekkür ederim. Ne değişik ve güzel şeyler ortaya çıkıyor değil mi?

Cuma, Kasım 04, 2011

İstanbul Modern

"Müze, sanat için bir evdir...İzleyici ile sanatçının yollarının kesişme noktası olarak müze, sanatın güvenle yerleşebileceği bir korunak, bir evdir".
Karköy limanında bulunan İstanbul Modern müzesi Türkiye'de çağdaş sanat eserlerini koleksiyonunda toplayan ve sergileyen ilk özel müze olarak, 2004 yılında, kurulmuştur.
Resimden ya da çağdaş sanattan hoşlanıyorsanız ve henüz bu müzeyi ziyaret etmediyseiz bence çok şey kaçırmışsınız. En az iki saatinizi ayırabileceğiniz bir günde (perşembeleri giriş ücretsiz) gelin ve tadını çıkara çıkra dolaşın derim. Hatta üst kattan alta inmede restoran-cafe de bir kahve molası verin, çıkışta da isterseniz mağazasına uğrayın. Müzede şu an "Hayal ve Hakikat" adlı kadın sanatçıların yapıtlarından oluşan bir sergi, "Tekinsiz Karşılaşmalar" adlı altı kadn sanatçının karma fotoğraf sergisi ve "Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar"adlı Türkiye’de üretilen modern ve çağdaş sanatın başlangıç evresinden bugüne geçirdiği süreci, en önemli sanatçı ve çalışmalar üzerinden izleyiciye sunan bir sergi var. Hepsi birbirinden güzel eserlerden birkaçı...
Nuri İyem, Köylü Kadınlar



Fausto Zonaro, 10 Muharrem
Zonaro bu tabloyu 1909'da II.Abdülhamid'in siparişi üzerine yapmıştır. Ancak tablo bitmeden Abdülhamid tahtından olduğu için tablo ressamın elinde İtalya'ya gitmiştir. Kerbela ve Hz. Hüseyini anma töreni resmedilmiştir. Zonaro, kendini de tablonun ortasına yerleştirmiştir.

Ramazan Bayrakoğlu, Alexandra Maria'nın portresi

Ramazan Bayrakoğlu'nun yaptığı bu portre uzaktan yağlıboya gibi gözüküyor. Yakından baktığınızda kumaş parçalarının üst üste dikilmesiyle elde edilen bir tablo olduğunu anlıyorsunuz. Çok güzel ve sabır isteyen bir çalışma. Resimdeki kadın Alman oyuncu Alexandra Maria Lara . Onu, Hitlerin son günlerini anlatan Çöküş filminden hatırlarsınız.

Perşembe, Ekim 13, 2011

Kapital, Manga

Karl Marx'ın Kapital'ini (Das Kapital) okudunuz mu? Üç ciltlik bu yapıtı okumak biraz yürek ve sabır ister...Yeni başlayanlar için çözümlenmiş ve sadeleştirilmiş versiyonları da vardır. Eğer hiç başlamadıysanız, merak ediyorsanız ve de çizgi roman okumaktan hoşlanıyorsanız, otobüste-metroda-serviste giderken 1 saatte bitirebileceğiniz Kapital-Manga'yı tavsiye ederim. Japon çizgi-roman tarzı manga ile öyküleştirilmiş Kapital Yordam Kitap tarafından yayınlandı.


Bilimsel sosyalizmin kurucusu Marx'ın başyapıtını öyküleştiren kitapta Kapital'in özü ve temel kavramları, bir peynir fabrikasındaki üretim süreçleri etrafında gelişen bir öyküyle iç içe anlatılıyor. Dünyada bir ilk olma özelliği taşıyan Kapital Manga'nın özgün basımı 15 Aralık 2008'de Japon yayınevi East Press tarafından gerçekleştirildi ve satış rakamı kısa sürede 100 bini geçti.

KAPİTAL - Manga, Yordam Kitap, Özgün Eser; Karl Marx, Orjinal İsim; Şihon-Ron, Çeviren; H.Can Erkin, İstanbul, 2010.

Perşembe, Ekim 06, 2011

Su Diyarı, Graham Swıft




Yine "Daha önce okumadığım bir yazarı okuyayım" durumu depreşince önceden alıp okumaya fırsat bulamadığım Su Diyarı'nı aldım elime. Graham Swıft'ın bu romanında başrolde, çalıştığı okulda tarih dersi veren ve Fransız Devrimi tarihine tutkulu Tom Crick vardır. Crick çok sevdiği karısının kendine yabancı biri haline gelmesiyle birlikte, öğrencilerine kendi şahsi tarihini anlatmaya başlar. Yazar romanda geri planda Birinci Dünya Savaşı'nın ülkedeki yankılarını verirken, bira üreticisi köklü bir ailenin ve sürekli sular altında kalan hayatların trajik öyküsünü anlatır. 1992'de bu kitap filme uyarlanmış, başrolünde de Jeremy İrons oynamıştır.

Kitaptaki samimi ve yer yer şoke eden anlatımı çok beğendim. Başlarken hemen hikayeye giriveriyorsunuz, ortalarda ağırlaşıyor "bu kimdi? bu da nerden çıktı?" durumu oluyor sık sık ama sona doğru yine hızlanıyor ve lezzeti orada ortaya çıkıyor zaten. (ayrıca hemen bir Yılanbalığı yemem lazım) Ayrıca su tahliyesi vb.konularda aşırı ayrıntıya girmesi ve teknik terimleri çok kullanması beni yer yer konudan kopardı. Bunun dışında çok beğendiğim bir kitaptı diyebilirim..

Graham Swift

İngiliz romancı. 1949'da Londra'da doğdu. York Üniversitesi'nde eğitim gördü. 1983'te İngiliz Kitapçılar Birliği tarafından En İyi 20 Britanyalı Romancı listesine dahil edildi. Aynı yıl yayımlanan Su Diyarı romanı Guardian gazetesinin edebiyat ödülünü ve Geoffrey Faber Anma Ödülü'nü kazandı, İngiltere'nin en saygın edebiyat ödülü Booker'a aday gösterildi. Son İçkiler (Can, 1999) adlı romanıyla da, 1996 yılında Booker Ödülü'nü kazandı. Postmodern edebiyatın klasikleri arasında gösterilen Su Diyarı Swift'in en başarılı romanı olarak değerlendirilmektedir. Swift halen Londra'da yaşamaktadır.
Su Diyarı, Graham Swıft, Çev:Aslı Biçen, Metis Yayınları,2007.