Cumartesi, Ocak 24, 2026

Fikir birliği yapmak şart mı? Farklı olamaz mıyız?

 

Sürü psikolojisi ile hareket eden toplumlarda aynı fikirde olmak çok önemli. Bahsettiğim siyasi bir fikir olmak zorunda değil; hangi yemek daha güzelden tutun da, hangi oyuncu daha iyi , hangi marka kıyafet daha güzel veya gittiğiniz tatil yerine kadar. Biz farklı renklere tahammül edemeyen bir toplumuz. İstiyoruz ki benim tercih ettiğim tatil/ plaj en beğenilen en güzel sahil olsun, benim gittiğim restoran en iyisi olsun, okuduğum yazar veya beğendiğim oyuncu (sanki onu ben keşfetmişim gibi) en iyisi olsun. Bunda herkes aynı fikirde olsun hatta. " Ben Bodrumu değil Ayvalığı daha çok seviyorum" de bakalım başına neler gelecek. Ya da "o restoranı değil şunu tercih ediyorum" de. Seni ikna etme çabaları başlar hemen. Sanki senin algında bir hata var, bazı şeyleri görememiş veya fark etmemişsindir. Onlar fark etmiştir ama. En iyiyi o bilir hatta. Üstün olma çabası. "Benim fikrimde buluşalım" isteği ... Aslında az gelişmiş toplumlara özgü bir ruh hali bu. Diğerlerinden farklı olma öne çıkma çabası. Biz çoğu zaman konuşmuyoruz, yarışıyoruz. Ego savaşı yapıyoruz, kendini ispat çabası.. Bu yazdıklarımda iki durumu iç içe ele alıyorum farkındayım. Ama genelde birlikte yaşandığı için böyle yazmayı tercih ettim. 
Birincisi; En iyiyi en güzeli ben bilirim, yaparım ve takip ederim kafası.
İkincisi; Farklı fikre, zevke, yaşama tahammül edememe, kendininkini empoze etme çabası. 
Zaten birincisi bir kişide varsa ikincisi de peşinden geliyor. 
Geçenlerde bir videoda yurt dışında üniversiteyi okuyan bir genç kızdan dinlediğim durum beni bunları düşünmeye itti. Kız diyor ki; Ben farklı fikirlere değer vermenin ne demek olduğunu üniversitede öğrendim. Ortaokul ve lise hayatım boyunca Türkiye'de hep tek bir doğru cevap olması gerektiğine inandırıldık. Farklı bir fikir değer görmüyor hatta alay konusu olabiliyordu. Öğretmen de farklı fikre açık olmadığı gibi otoritesi sarsılmış olarak hissediyordu. Ama üniversitede "her fikir değerli, küçücük de olsa fikrini bizimle paylaş" hissini çok güzel veriyorlar diyor. Hoca herkesi tek tek dinliyor, kendisi daha az konuşuyor. Şunu anlıyorum maalesef; bizim eğitim sistemimizde tek doğru cevabın olduğu sınavlarla büyüyor çocuklar.  Ayrıca Anne babalar da çocuklarına birey gibi davranmıyor maalesef. Çocuklarını farklı fikirlerin konuşulduğu ve önemsendiği bir ortamda büyütemiyor ve olaylara farklı açıdan bakma konusunda çok yetersiz. Farklılıklara açık olmak sadece fikirlerde kendini göstermiyor. Farklı giyim tarzlarını garipsememek, farklı yaşam şekillerini kınamamak da dahil buna. 
Kalabalık arkadaş ortamlarında sohbeti kazanma, haklı çıkma çabası ile konuşanlar genelde lafı uzatırlar, karşısındakini dinlemezler. Önemli olan kendilerinin ne söylediğidir.  Kendi anlattıklarını o kadar enteresan ve doğru buluyorlar ki adeta etraftakilere o konuda demeç veriyorlardır. Ama ego çatışması yapmayan, zeki insanlar kendini anlatmaktan çok gözlemcide kalıp karşısındakini dinlemeye çalışıp "acaba farklı ne öğrenebilirim" diye bakarlar.  gerçekten dinlerler, kendilerinin dinlenmediği yerde de farklı fikre tahammül edilmediğini anlayıp konuşmaya gerek duymazlar.  Buna bir dikkat edin. Çok konuşan, sazı eline alıp açıklamalar yapan mı kısa ve öz konuşan veya hiç konuşmayan mı olmak istersiniz?  
Einstein zekanın ölçüsü değişme yeteneğidir demiştir. "En iyi fikir bende, en iyi zevk benim" inancıyla konuşanlar zaten değişime açık değillerdir. 
Aslında temelde şunu bilmeliyiz; hiçbirimiz aynı değiliz. İyi ki aynı değiliz. Farklı mizaçlarla dünyaya geldik, farklı ailelerde büyüdük, yetenek ve ilgilerimiz farklı, okuduklarımız izlediklerimiz farklı, karakterlerimiz farklı, yaşamda başımıza gelen acılar ve şanslar da farklı. Zevklerimiz niye aynı olsun? sevdiğimiz renkler, yemekler, giysiler, tatiller neden aynı olsun? Neden siyasette, edebiyatta, müzikte, sinemada aynı düşünelim? 
Her konuda en iyi ben bilirim çabasından kurtulmak, kendimiz anlatmaktan çok diğerlerini dinlemek ve farklıya açık olmak büyük bir sakinlik ve rahatlık veriyor insana... En yakın arkadaşlarım zaten böyle insanlar, sohbetlerimiz böyle. Çok şey öğreniyorum, ego savaşı yok, çok eğleniyorum ve olduğum gibiyim. Yanlış anlarlar mı derdim yok. 

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde, Olga Tokarczuk

 İlginç bir kitap. Kitap grubumuzla "Doğu Avrupa edebiyatından neler okuyabiliriz?" diye düşünürken bulduğumuz yazarlardan biri Olga Tokarczuk. 2018'de Nobel almış, Polonya'da en fazla okunan yazarlardan biri ve aynı zamanda kitapları 40'dan fazla dile çevrilmiş. Kendisi çevre ve insan hakları için mücadele eden de biri. 

Roman kahramanı Jannina, yaşadığı ücra kasabada biraz kaçık yaşlı bir kadın olarak görünen biri. Eskiden köprü yapımında çalışmış bir mühendis. Şimdi kışın sadece üç kişinin yaşadığı bu köyde uzun ve karanlık kış günlerini astroloji haritalarına bakarak ve zengin Varşovalıların yazın kullandıkları evlerine kış boyunca göz kulak olarak vaktini geçiriyor. Bir de bazı günler bir okulda çocuklara İngilizce dersi veriyor. Görüştüğü çok az kişi var. Bazen kasabaya iniyor. O, insanların doğumunda takılan isim yerine kişilerde ne his uyandırdığına göre bir isim verilmesi gerektiğini düşünüyor. Bu nedenle romanda bazı kişilerin adlarını pek öğrenemiyorsunuz; Garip, Koca Ayak, Siyah Palto veya Müjde gibi isimler kullanıyor. 

Roman aslında bir cinayet-polisiye roman. Kasabada esrarengiz cinayetler işleniyor. Baş karakter Jannina bu ölümlerin hayvanlar tarafından intikam almak için gerçekleştirildiğini iddia ediyor ama pek kimseyi inandıramıyor. Ayrıca Jannina ölen kişilerin doğum günlerini bulup onların haritalarını da yorumluyor. Ayrıca romanda sık sık William Blake'in şiirlerinden dizeler de var. Zaten romanın adı da bu dizelerden biri. Roman hakkında daha fazla detay veremeyeceğim, çünkü sonu hakkında ipucu vermekten çekiniyorum. Okuması kolay, akıcı bir roman. Biraz gizem de var, merak ediyorsunuz yani. 

Çeviren; Neşe Taluy Yüce, Timaş Yayınları

Bu kitap Spoor / Pokot isimleriyle filme de çekildi.

Çarşamba, Ocak 07, 2026

Valençay Peynirinin Napolyon ile Ne İlgisi Var?

 Fransa'da Loire Vadisinde bir kasaba adı Valençay. Fransa'da hem şarabı hem peyniri AOC etiketi almış ilk yerdir burası (Fransa'nın coğrafi işaret etiketi) 

Keçi sütünden üretilen ve üstü kesik piramit şeklindeki Valençay peyniri buraya özgüdür. Dışı odun külü ile kaplanmıştır. 

 
Valençay'ın şatosu da meşhurdur. Şatonun sahibi, Napolyon'un diş işleri bakanı olan Talleyrand'dır. Napolyon'un midesine düşkün olduğunu bilir ve onu şatosunda ağırlamak ister. (Anlatılanlara göre bu bu peynirin asıl şekli piramit gibiymiş. )Yemek sırasında Napolyon'a bu peynir ikram edilir. Mısır seferinde istediği başarıyı yakalayamayan Napolyon piramiti görünce tepesinin tası atar ve ayağa kalkar, kılıcını çekip peynirin tepesini uçurur. Valençay o günden beri peynirlerini böyle ucu kesik yapar.... Başka bir hikayede Talleyrand'ın Napolyon'u kızdırmamak için peyniri önceden kestirdiği söylenir. 
Ben de tarihsel öneme sahip bu peyniri çok merak ettim. Paris'e giden arkadaşımdan almasını istemiştim. O da arayıp bulmuş sağ olsun. İçi yumuşak ve çok lezzetli. 





Salı, Ocak 06, 2026

Lezzetli Dünya Tarihi ve Lezzetli Fransa Tarihi

İki harika kitap tavsiyem var. Tarih ve yemek tutkunlarına. Bazı tarihsel olayların yiyeceklerle ilişkisine veya bazı yiyeceklerin tarihsel hikayesine meraklıysanız bu iki kitabı mutlaka okuyun. Altını çize çize okudum. Dönem dönem bazı konulara takılıp o konu ile ilgili derinlemesine okumayı seviyorum. Yeme içme tarihi de bunlardan biri oldu. Burada bahsedeceğim iki kitap da Say Yayınlarından çıkmış. Lezzetli Fransa Tarihi'nin yazarları Stephane Henaut ve Jeni Mitchell. Lezzetli Dünya Tarihi'nin yazarı ise J.M. Mulet. 

Lezzetli Dünya Tarihi kitabında ilk insanların yiyeceklerinden başlıyor, buğday tarımına veya Mezopotamya, Mısır , Roma ve Yunan medeniyetlerinin yeme içme alışkanlıklarına kadar gidiyor. Hristiyan ve Arap Ortaçağındaki bazı yasaklamalara Amerika'nın keşfi ile küreselleşen bazı yiyecekleri anlatıyor ve endüstriyel mutfaktan çıkıyor. Birbirini etkileyen mutfaklar, pişirme teknikleri ve içeceklere de bolca değinilmiş.
Lezzetli Fransa Tarihi ise daha çok yemek kültürü kitabı gibi. Pek çok not aldım, kitapta okuduğum bazı şeyleri daha detaylı araştırdım. Başlıklar çok ilgi çekici; Böbrek Bakiresi, Tabaktaki Galyalılar, Feodal Yemek, Erik Savaşları, Fetih ve Çikolata, Savaş ve Bezelye, Kafelerdeki Devrim, Beşinci Krep ve Peynirlerin Kralı sadece bazıları. Ara ara açıp yeniden okumayı isteyeceğiniz türden mizahi dili ile muhteşem bir kitap.