Salı, Eylül 08, 2026

Gyoza Yaptım

 Aslen Çin'deki Jiaozi adlı mantının Japon uyarlamasına Gyoza deniliyor. Denemezsek olmazdı.


Hamuru kolay 2 bardak un, bir çay kaşığı tuz ve el yakmayacak sıcaklıktaki suyu karıştırıp 40 dakika dinlendiriyorsunuz. 

İç harcı sebzeli, tavuklu, kırmızı etli veya karidesli olabiliyor. Ben ince ince lahanayı kıyıp tuzla biraz ovdum, soğan, yeşil biber, havuç ve sarımsak, tuz ve zencefil ekledim. Kıyma ile karıştırdım. Bir yemek kaşığı susam yağı ve soya sosu ekleyip kenarda beklettim. Hamuru açıp bardak yardımı ile kestim. (Yapışıyorsa nişastadan yardım alın) 

İç harcını bir tatlı kaşığı ile koyup kenarlarını su ile hafifçe ıslatıp kapadım. Burada değişik kapama şekilleri var ben biraz hıngel gibi yaptım sanırım. 

Daha sonra bir yemek kaşığı susam yağı (veya zeytinyağı da olur bence) tavaya döküp mantıları üzerine diziyorsunuz. 5-6 dakika ocakta mantıların altı kızarana kadar tutup bir çay bardağı kaynar su ekleyip kapağını kapatıyorsunuz. Böyle de 6-7 dakika kalacak. İşte gyoza hazır.


Orijinali daha büyük olmalı. Ben ilk kez yaptığım için kendime güvenemeyip küçük yaptım. Bir dahakine daha büyük deneyeceğim. Tadı çok güzel oldu. 

Bu arada fazla yapmışım. Kalan bir porsiyonu pişirmeden derin dondurucuya koydum. Çıkarıp hemen tavaya almak mümkün yazıyor tariflerde.


Cuma, Eylül 04, 2026

Birey olmak ya da olmamak

 Son zamanlarda okuduğum kitaplar veya dinlediğim podcastlerden dolayı bu konuya dikkat etmeye başladım. Türkçeye çevrilmesini hevesle beklediğim bir kitabın detaylı bir podcastini dinlememle bu konu hakkında düşünmeye başladım. Kitap Joseph Henrich'in The Weirdest Pepole in the World idi. Kitaptaki bir tespiti çok beğendim; Katolik kilisesi yüzyıllar önce akraba evliliğini (kuzen evliliği), çok eşliliği ve evlat edinmeyi yasaklar. Böylece geniş aile bağlarını çökertmeyi planlar. Aileler zamanla çekirdek aile olur. Bu şekilde hükmetmek daha kolay olsa gerek. İnsanlar zamanla hayatta kalmak için aile bağlarına, kuzenine, dayıoğluna güvenmek yerine yabancı birine güvenmeyi öğrenirler. Bu beraberinde şunu da getirir; gönüllü yardımlaşma organizasyonları kurulur. Bence en önemlisi de o geniş sülaleler yerini küçük ailelere bıraktıkça içinde bulunduğun gruba değil topluma karşı sorumlu hissedersin kendini. Bireyselleşme de artar. Aşiret için değil kendin için yaşarsın. Yazar Batı'nın neden Doğu toplumlarından daha ileri olduğunu temelde bu bireysel özgürleşmeye bağlar. 

Onlara göre biz oldukça Doğu bir toplumuz. Kitapta Türkiye örnekleri de var zaten. Ülkemizde 1960'lardan itibaren köyden kente göç artmış. Tarımda makinalaşma ve toprakların miras yolu ile bölüşülüp yetersiz kalması buna en büyük neden. İnsanlar  ilçe bile görmeden şehre taşınıp yaşamaya başlamış. Bu nasıl olmuş? Bir amca oğlu bir kuzen desteği ile tabi ki. Bizde henüz bir şehir kültürü oluşmadan bu hızlı büyüme gecekondu kültürünü doğurmuş. İstanbul'da o kadar çok köy derneği var ki. 4883 adet. Bir de il ve ilçe dernekleri eklenince bu sayı 7 bini geçiyor. Bireyselleşemeyen insanımız hemşehrisi ile aynı düzeni şehirde de devam ettiriyor. Vatandaş olma bilinci, birey olarak hak ve sorumluluk anlayışı gelişmiyor. Kendini köylüsüne karşı sorumlu hissediyor. Öyle var oluyor. Ben Fenerbahçeli olma, Rizeli olma veya bilmem hangi cemaatten olma durumunu da böyle görüyorum.  İstanbul'da biriyle tanıştığınızda bazı insanlar hemen nereli olduğunuzu sorar mesela. Seninle bir yakınlık kurup kuramayacağını öğrenmeye çalışır. Ben bir doktor randevusu için hastane koridorunda otururken yanımdaki kişilerin hangi cemaatten olduklarını sorup muhabbet etmeye başladıklarını gördüm. Kıyafetten de anlaşılıyor bu. 

Bireyselleşme bu anlamıyla kötü bir şey değil. Bu kelimeyi bencillik olarak görenler var. Ama yanlış. Bireyselleşmek bize iyi gelebilir. Kendimizi herhangi bir grubun üyesi olmadan tanımlayamaz mıyız?

Kalan iplerden çanta yapımı

 Miu Miu markasının rengarenk çanta ve şapkasını görünce çok beğendim ve kalan iplerden ben de yapabilirim dedim. Aslında GAP markasında da benzeri vardı ama daha derin uzun bir çantaydı. Miu Miu'nun renklerini inceledim hemen hepsi elimde vardı. Biraz annemden takviye aldım. İnce ipleri birleştirerek iki kat olarak kullandım. Taban kısmını 15-16 cm olacak şekilde 8 sıra ördüm. Sonra etrafına dolanarak yukarı kadar çıktım. Uzunluk ve genişlik istediğiniz gibi ayarlanabilir. Dikkat etmeniz gereken ayrıntıların birincisi; her farklı ip bağladığınızda düğüm içeride kalsın onun üstünden örmeye devam edin. İkincisi beyaz veya siyah gibi renkleri dikkatli kullanmanız. Orijinal çantada siyahlar ve maviler bir tarafta beyazlar ve kırmızılar ağırlıklı olarak diğer taraftaydı. Yoksa karman çorman olabiliyor. Örmesi çok zevkliydi. İçine astar kumaş diktim elimde bulunan kumaş pilates matı çantama ipini de sap olarak diktim. Fermuar taktım ve kullanmaya başladım. Her renkle uyumlu bir çanta. Tavsiye ederim. 

Salı, Eylül 01, 2026

Meltem Gürle, İrlanda Defteri

 

Bu deneme kitabına bayıldım. 4-5 aydır okuma listemdeydi. Aldım ve iki gün sürmedi bitirmem. Bayıldım. Hayatımda çok az yazarla tanışmak istemişimdir. Ama Meltem Hanımla tanışmayı çok isterim. Arada bir kitap ile ilgili söyleşiler yapıyor en azından bunların birini yakalamayı umuyorum.

Kitabın daha ilk sayfasında kendimi gördüm. James Joyce'un Ulysses'ini ben de okurken çok zorlanmıştım. İki kez 150. sayfalara gelip bırakmıştım. Sonra Ulysses Sözlüğünü alıp onun eşliğinde okuyup bitirmiştim. Bu roman tek bir günü anlatıyor ve o gün de benim doğum günüm.(tabi 69 yıl sonra)  Her yıl o gün Dublin'de Bloomsday olarak kutlanıyor ve ben elimde Ulysses ve İrlanda Defteri ile Dublin sokaklarını gezmek istiyorum. 

Yazarın dili, anlatımı, olaylar ve durumlar arasında kurduğu bağlantı harika. Kaldığı ev ve Mary'yi, Arp hikayesini, Lady Dufferin, Bavyeralı kemancı ve diğerleri çok sevdim. Pek çok yerin altını çizdim. Bahsi geçen kitapların bazılarını alıp okumayı, Clandeboye yoğurdunu yemeyi, ve Merkez Kütüphaneye gitmeyi, National Gallery'deki Kule Merdiveninde Buluşma tablosunu görmeyi çok istiyorum. 

Meşher'deki İki Muhteşem Eser

 

İstiklal 'de bulunan Meşher'in Mayıs 2027'ye kadarki sergisi "Seyahat Sanatı" ile ilgili. 

Geçen hafta burayı gezdik. Her şey çok iyiydi ancak bu iki kitabı gördüğüme çok sevindim. İkisi de özel koleksiyondan alınıp burada sergileniyor. İlki en basit matbaanın ilk kullanılmaya başladığı zamanlarda basılmış resimli dünya tarihi. Almanya'nın Nürnberg şehrinde basıldığı için Nürnberg Kroniği olarak biliniyor. Basım yılı 1493. Ömer Koç koleksiyonundan alınmış. Yaratılıştan itibaren basıldığı tarihe kadar zengin resimlere sahip bir kronik. Metin ve ahşap baskı illüstrasyonları bir arada kullanılmış. İçinde yüzden fazla şehrin panoraması var. Seride açık bir şekilde sergilenen sayfalardaki illüstrasyon İstanbul'un Osmanlı fethinden önceki döneme ait. Keşke elime alıp bütün sayfalarını inceleme şansım olsaydı. 


İkinci eser de Katip Çelebi'nin İbrahim Müteferrika Matbaasında basılan ünlü coğrafya ve astronomi kitabı Cihannüma. Sayfada yer alan daire şeklindeki minyatürler takımyıldızlarını ve burçları resmetmektedir. Kitap 1732'de İstanbul'da basılmış. 

Kolay Mantı

 

Geçen aylarda popüler olan bu mantıyı ben de denedim. Ancak bence buna mantı demek pek doğru değil. 

Normal mantı içi hazırladım. Kıyma, rende soğan ve tu-karabiber ile. Biraz buzdolabında soğuttum. Sonra geniş bir kaseye su, başka bir kaseye un koydum. Bir tencerede kaynattığım suya tuz ekledim ve mantıları yapmaya başladım. Küçük toplar yapıp önce una sonra suya sonra tekrar una batırıp süzgeç yardımı ile çıkardım ve kaynar suya atıp 7-8 dakika pişirdim. Burada püf noktası su ve un için ayrı süzgeç kullanmanız. Bu işlemi 4-5 kez yapanlar var ama ben 3 kez yaptım. Sarmısaklı yoğurt ve tereyağı sosu döküp afiyetle yedik. Tadı güzel oldu. Şimdi fırsat bulduğumda başka bir yöntem öğrendim onu deneyeceğim.

Eski bir kanaviçeden kolye

 


Günümüzde kanaviçe ve danteller pek kullanılmıyor. Benim evimde 3 poşet dolusu eski dantel ve kanaviçe var. Bunlarla ne yapacağını bilemeyenler bana teslim ediyor. "Sen yapacak bir şeyler bulursun" diyerek. En son yengem Antalya'dan bir poşet dantel getirdi. Dantellerle ilgili bir planım var fakat annemin kendi çeyizi için işlediği, bizim bebekken ve çocukken kullandığımız yastık veya çarşaf kenarı olan bu işlemeleri bugün de kullanabileceğim bir ürün haline getirmek istedim. Elimde bol miktarda boncuk, renkli ip ve keçe zaten vardı. Ben de kolye yapmak istedim. Kanaviçeleri kare veya dikdörtgen kesip bir keçenin üzerine dikip boncuk ve kumaşlarla süsledim. Yaz için daha kullanışlı olabilecek bu kolyeleri çok sevdim. Ayrıca daha önce bu kanaviçelerden duvar süsü nazarlık da yapmıştım. 






Guinness birası ve Guinness rekorlar kitabı

 Guinness birası İrlanda'nın ünlü birasıdır. Peki rekorlar kitabı ile bağlantısı nedir? Guinness'i üreten şirketin yöneticileri özellikle av ve atıcılık yapan kişilerin barlarda uzun uzun tartıştıklarını gözlemlerler. Örneğin en son "Avrupa'nın en hızlı av kuşu hangisidir?" gibi bir soru hakkında tartışır dururlar ve bu konuda başvurabilecekleri bir kaynak olmadığını fark ederler. Barlarda içki içen insanların bu tür iddialar yüzünden tartışmalar yaşadığını sıkça görünce "en"lerin yazılı olduğu bir kitap çıkarmayı düşünürler. İlk kitap 1955'de yayınlanır ve çok ilgi görür. 

Annie Ernaux, Seneler

 


Annie Ernaux Fransız yazar ve Edebiyat profesörüdür. 2022 yılında Nobel aldı. Daha önce Olay adlı romanını okuyup çok beğenmiştim. Romanlarında genelde kadının özgürlüğü, evlilik, kürtaj, cinsellik gibi konulara değiniyor. Bu kitabı kitap grubumuzla okuduk. Dil ve anlatım çok iyi ama kitabın bazı sayfalarında sıkılmadım desem yalan olur. Bunun nedeni bence şu; Yazar 1940 doğumlu ve Fransa'da büyümüş. Anı/otobiyografi gibi görünen bu kitapta aşağı yukarı şimdi 80'lerinde bir Fransız kadını kendinden çok şey bulabilir bu romanda. İlk gençlik yılları, teknoloji ve modanın gelişimi ile aile ve toplumda meydana gelen değişimler, siyasi bazı olaylar, meslek sahibi olup evli çocuklu biri olunca yaşadığın farklılıklar... Bunları çok güzel vermiş. Ancak bazı terimlerin, kişilerin, olayların bizim hayatımızda karşılığı yok. Sürekli kitabın en arkasına verilen dipnotlara bakmak zorunda kalıyorsunuz. Pek çok duygu ortak aslında. Ama dediğim gibi bazı sayfaları sıkılarak okudum. Kitabın üzerinde "roman" yazıyor ama bu anı kitabı bence. Bir kurgu yok, belli başlı karakterleri takip edemiyorsunuz. Belki de bu nedenle bazı yerlerde sıkıldım. Anı-anlatı türünü sevenler için bence uygun.

Cumartesi, Ağustos 29, 2026

Şeftali Melba Tartı

 Melba tatlısı Avusturalyalı soprano Nellie Melba'dan alır adını. Ünlü bir Fransız şef Melba'nın onuruna bu tatlıyı yapmış. Hafif pişirilmiş şeftalili ahududu sosu ve dondurma birlikte yeniliyor. Yani Peşmelba. Bunun altında tart hamuru olanı da şeftali melba tartı olarak biliniyor. 

Ben tarat hamuru yerine milföy ile yapılanı görüp denedim.

Tepsiye yağlı kağıt serdim. Üstüne milföy hamurunu bir kat olarak serdim. Çatalla delikler açıp fırında pişirdim. Önceden şeftalileri 8 parça olacak şekilde dilimledim. Üzerine 3 kaşık şeker, biraz su, biraz limon kabuğu rendeleyip pişirdim. Soğuyunca kabuklarını soyup suyunu süzdüm. Bu suyu kullanacağız sonra. 
Pastacı kreması yaptım. (benim tarifim göz kararı; 3 bardak kadar soğuk süt kaynamaya başlayınca kenarda karıştırdığım şu malzemeleri yavaş yavaş karıştırarak ekliyorum; 1yk un, 2 yk pirinç unu, 2 yumurta sarısı, vanilya, 3-4 yk şeker, bir parça tereyağı, 1 çay bardağı krema) Koyulaşınca altını kapatıp arada bir havalandırarak karıştırıyorum. 
Şeftaliyi süzerek elde ettiğim suyu tavaya alıp üzerine 1 tatlı kaşığı pirinç unu ve bu minik meyvelerden ekleyip hafif kıvam alınca altını kapatıp soğutuyorum.
Tepside soğuyan milföyün üzerine oda ısısına gelen pastacı kremasını yaydım. Şeftali dilimlerini dizip soğuyan sosu da üzerinde gezdirip buzdolabında en az iki saat dinlendirdim. Bence şeftali bu tatlıya çok yakıştı. 

Cuma, Ağustos 21, 2026

Efes Antik Kenti Hakkında İlginç Bilgiler

 Efes Antik kentini mutlaka gezmişsiniz veya en azından duymuşsunuzdur. Ben daha önce dört kez gitmiştim. Bir kez de kızımla gece turu yaptık. Bazı küçük ayrıntıları bilerek gezmek daha zevkli olur diye düşünüyorum.

Mesela zafer tanrıçası Nike'ı görmeden geçmeyin. Elinde defne çelengi tutan tanrıça aynı zamanda kanatlıdır. Nike markası simgesini ve anlamını buradan alır. 











Kuretler caddesi üzerinde pek çok heykel var. Bunlar genelde önemli kişilere şükran göstergesi için yapılmış. bunlardan biri de bir doktor için yapılmıştır.











Celsus kitaplığına sırtınızı verdiğinizde sol çaprazdaki girintide buraya tuvaletini yapan lanetlenir yazısını mutlaka görün. (Tanrıça Hekateyi de çizmişler)













Tarihin ilk reklam panosunu da mutlaka görün.











Ve tuvalatler:











Son olarak da tavlanın atası sayılan ve zar atılarak oynan bu oyun agorada bulunuyor.



Sarmısaklı tereyağlı ekmek

 Bu ekmek tarifini @pastacıözgeköse nin sayfasında gördüm ve kaydettim. 

Bana farklı gelen tarafı Yudane (yudan) hamuru diye bir hamurla başlamaktı. İlk defa duyduğum bu teknik hamurun daha nemli ve yumuşak olmasını sağlıyormuş.

Öncelikle 50 gr un ve 50 gr kaynar su ile hamur hazırlayıp dinlenmesi için en az 3-4 saat bekletiyorsunuz. (ben bir gece önce yaptım)
-6-7 diş sarımsak, zeytinyağı ve azıcık suyu sos tenceresine alıp sarımsaklar yumuşayana kadar pişirip bir kenarda ılımaya bırakıyorsunuz. (ılıyınca sarımsakları ezip, içine kekik ve erimiş 2 kaşık tereyağını koydum. Tarifte bol maydanoz ve dereotu da vardı. Bir dahakine öyle deneyeceğim.)
Sonra 50 gr un, 80 gr ılık süt, 1 tatlı kaşığı instant mayayı karıştırıp kabarcık çıkarana kadar bekliyorsunuz.
Sonra 150 gr un, 70 gr süt, 40 gr erimiş tereyağı, 5 gr tuz, 10 gr şekeri Yudan hamuru ve mayalı hamurla en az 6-7 dakika karıştırıp yoğuruyorsunuz. Üzerini örtüp en az 1 saat bekletiyorsunuz.






Bezelere ayırıp en az yarım saat yine bekletiyorsunuz.
Sonra yumuşacık bezeleri elle ya da merdane ile açıp sarımsaklı, otlu karışımın yarısını bu bezelerin içine sürüyorsunuz. Rulo yapıp veya istediğiniz şekli verip fırın kabına yerleştiriyorsunuz. Burada yine 1 saat mayalanacak. Epeyce şişti gerçekten. Sonra yarısını kullandığınız sarımsaklı karışımın kalanının yarısını fırça ile ekmeğe sürüp fırında 180 derecede iyice kızarana kadar pişiriyorsunuz. Çıkarınca kalan sosu da üzerine sürüp en az yarım saat dinlendirip afiyetle yiyorsunuz.
Muhteşem kokulu yumuşacık ekmek oldu. 




Cumartesi, Ağustos 08, 2026

Bisikletle Türkiye Turu, Thomas Stevens

 

Bu kitabı yarısına kadar okuyup tatile giderken başka bir kitap almıştım yanıma. Döndükten epey sonra yarım bıraktığımı hatırlayıp tamamladım. Aslında Bisikletle Dünya Tarihi kitabının Türkiye ile ilgili kısmı bu kitap.

Baştan söyleyeyim moral bozucu bir kitap. Ama detaylar ilginç ve bilgi verici.
Thomas Stevens bisikletiyle dünyayı dolaşan ilk kişi. Aslında tam bir tur atmış değil ama Nevada'dan yola çıktığında yıl 1880. Dört yıl sonra da Anadolu topraklarında. Avrupa'yı geçtikten sonra Trakya'dan Osmanlı topraklarına giriyor ve Ağrı'dan çıkıyor. Sanırım sonra İran'a geçiyor. Moral bozucu olan kısım Anadolu'nun sefilliği ve halkın yoksulluğu, cahilliği. Pek çok köyde yıkık dökük toprak evler var. Yazar kuru ekmek dışında bir lokma yiyecek bulamamaktan bahsediyor. İnsanlar sefalet ve pislik içinde, üstlerinde yırtık kıyafetler. Çoğu yerde toprak ve bozuk yollar var. Anadolu insanının bu sefalet içindeki kurnazlığını da çok iyi yansıtmış. Çeviri çok iyi ama kitapta dizgi sırasında gözden kaçmış bazı hatalar var. Pozitif yayınları bunu gözden geçirse iyi olur bence.

Cuma, Ağustos 07, 2026

Yekpare Kırılganlıklar, Dinçer Yurttaş


 Bu blogda pek şiir kitabı paylaşmadım. Şiirlerin sahibi Dinçer'i iki yıl önce kaybettik. Bu kitabı eşi yayınlattı. İlk baskısına yetişemedim tükenmişti. İkinci baskısını aldım. Şiirleri çok beğendim. Keşke yaşasaydı ve bu kitaptaki şiirleri ne kadar beğendiğimi ona söyleyebilseydim. 

...Ah, kendini müjdeleyenler

yapboz kutusunda kaderini bekleyenler

böyle dümdüz kim kesti sizi?

Oysa bilmez misiniz

yaraları içe kanamayanlar

tamamlayamaz kendini...

...Aynalara bakıyorum,

keşke diyorum tüm yaraları yüzünde olsa insanın

hatırlaması ne kolay olur.

Yoko Ono'nun Sabancı Müzesindeki Sergisi

 

Yoko Ono'nun 67 parçadan oluşan İçses ve İçyapı adlı sergisini Sabancı Müzesinde ziyaret ettik. Klasik sergilerden biraz farklı ve benim de çok hoşuma giden bir tasarıma sahip. Sergiyi izleyip gitmiyorsunuz içine girip siz de bir şeyler yapıyorsunuz. Örneğin ilk fotoğrafta hayatında seni üzen her ağırlık için bir taş seçip kendi taş yığınını yapman isteniyor. Bir başkası dilek ağacı. Bir diğeri kendi anneni tanımlayan bir şeyler yazıp astığın bir duvar. benim en çok hoşuma giden beyaz bir masadaki kırık beyaz fincan ve tabakları eşleştirip istediğin dizaynı yapıp yapıştırıp rafa koymak oldu. Bu onarımı yaparken dünyayı da onardığını düşün diyor. Başka bir köşede objelerle kendi natürmortunu yapıyorsun veya resim çiziyorsun. İlgilenenler için sergi 27 Aralık'a kadar açık. Salı günleri ücretsiz, diğer günlerde öğretmen/öğrenci indirimi var.






Çoğu İnsan İyidir, Rutger Bregman

 

Kitabın adı pek kabul edilebilir değil galiba değil mi?

Yazar bunu ispatlamaya çalışıyor. Bize empoze edilmeye çalışılan kötülük çoğu zaman doğru değil diyor. Ayrıca kapakta da yazdığı gibi insanlık tarihinden pek çok olayı inceleyerek ve gerçek belgelere ulaşarak bunu yapmaya çalışıyor. Kitabın bazı yerlerindeki görüşlerine katılmadım ama çoğunlukla aynı fikirdeyim. 

Kitabın başlarında Sineklerin Tanrısı romanı ele alınmış. O romanda bir adaya düşen bir grup çocuğun nasıl zamanla vahşileştiğini okursunuz. Oysa gerçekte böyle bir olay olmamıştır. Hatta tem tersi olmuştur bu roman yazıldıktan yıllar sonra. Bir adada mahsur kalan 6 çocuk ve onları kurtaran kaptan arasında yıllardır süren dostluk ve yardımlaşmayı anlatır yazar. Sineklerin Tanrısında olduğu gibi değil yani. 

İkinci Dünya Savaşındaki Nazi soykırımından ateş etmeyen askerlere, Kitty Genovese cinayetinden Paskalya Adası'nın halkına kadar pek çok olayı incelemiş. Kötü insanların da neden kötülük yaptığını açıklamaya çalışmış. 

Akıcı bir kitap. İnsan psikolojisini incelemeyi, sosyolojiyi ve tarihi merak ediyorsanız sıkılmadan okursunuz bence.

Cuma, Temmuz 31, 2026

Çinili Köşk'teki Selsebil Çeşmesi


İstanbul Arkeoloji Müzesine gidip de bu çeşmeyi görmeden dönmeyiniz. Restorasyon bitip de yeniden açıldığında hemen Eski Şark Eserleri binasına gidip detaylıca gezdim. Daha sonra bu çeşmeyi bir daha görmek için Sırça Saray (Çinili Köşk) binasına gittim. Fatih Sultan Mehmet'in yaptığı düşünülen bu köşk şimdi çok güzel çinilerin sergilendiği bir bina. İçerdeki çiniler çok güzel ancak be selsebil çeşmenin olduğu odaya mutlaka zaman ayırın. Böyle kademeli duvar çeşmelerine selsebil deniliyor. Bina yapılırken bu çeşme yok, sonradan ekleniyor. Kitabesinde yazana göre 1591'de III. Murat yaptırıyor (Kanuni'nin torunu). 

Bu çeşmenin bir adı ab-ı hayat çeşmesi diğer adı da tavuslu çeşme. Tavus kuşu açıkça görülüyor. Tavus cenneti, güzelliği ve ölümsüzlüğü simgeliyor. Süslemelerde kalem işçiliği ve altın yaldız kullanılmış.

Bu çeşmeden Osman Hamdi Bey de çok etkilenmiş. 1904'de çeşmenin önünde fotoğrafını çektirmiş. Ayrıca çeşmenin önünde Ab-ı Hayat Çeşmesi tablosunu yapmıştır. Köşk'ün bu bölümünde Osman Hamdi Bey'in tablosunun canlandırması da var. 


Böyle çeşmelerde su küçük çıkıntılardan akıp süzülürken çıkardığı sesle mekana huzur veriyordu. Ayrıca sıcak yaz günlerinde odaya bir serinlik de katıyordu. 

Stiller, Max Frisch


 Uzun zamandır okumayı istediğim bir romandı. (uzun zamandır okumayı istediğim belki 40 roman vardır bu arada, liste azaldıkça eklemeler oluyor). Yazarın Homo Faber kitabını okuyup beğendikten sonra başka neler var diye bakınca bunu görmüştüm. Üstelik eleştiriler de iyi yöndeydi. Yazarın en iyi romanı kabul ediliyor. Roman 1954'de yayınlanmış. 

Roman yavaş ilerliyor, içsel diyaloglar ve uzun cümleler okumayı zorlaştırıyor. Konu ilginç olduğu için ilerleyebiliyorsunuz. Ama günde 100 sayfayı rahatlıkla okuyan ben bu romanda 50'lere ulaşamadım. 

Neyse konuyu kısaca özetleyecek olursam, Amerika pasaportuyla seyahat eden bir adam (romanın anlatıcısı) İsviçre'ye giriş yapınca Stiller diye biri olduğu zannedilerek tutuklanır. Ama adam ısrarla ben Mr. White'ım der durur. Hatta onu yıllardır görmeyen eşi ve erkek kardeşi bile "evet bu Stiller" der. Hapiste bir defter tutması ve o deftere her gün bir şeyler yazması istenir. Stiller olmadığını ısrarla söyleyen adam pek kimseyi inandıramaz. Romanın ortalarına doğru ben de şüphelenmeye başladım. Sonunu söylemeyeceğim. Ama roman boyunca Stiller ve White'ın geçmişlerini okuruz. Son yüz sayfada biraz çözülmeler olur ama yine de net değil. 

Yazarın dili çok iyi ama hikaye durağan. Yine de okumaya değer. 

Pazartesi, Temmuz 27, 2026

İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndeki İştar Kapısı

 

İstanbul Arkeoloji Müzesinin 4 yıldır restorasyonda olan iki binası; Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk yeniden açıldı. Eski Şark Eserleri bölümünü çok beğendim. Sadece iki eleştirim olacak; Birincisi vitrindeki eserlerin açıklaması alttaki bantta yazıyor ama örneğin 10 numaralı eserin açıklaması 1,5 metre ötede sağda, tam altına denk düşmüyor. Ne olduğunu okuyabilmek için vitrinin önünde sağa sola gidip gelmek zorunda kalıyorsunuz ki başkaları varken bu pek mümkün olmuyor. Açıklamalar tam altına gelen bölümde olsa daha pratik olurdu. İkinci eleştirim de pek çok kişinin heykelleri ellediğini gördüm, ne uyaran var ne uyarı tabelası var. Günde 100 kişi ellese ki bence daha fazla, elinizin yağı, kiri ve ısısı o esere/heykele zamanla zarar verir, siyahlaşır. Bunun için bir çözüm bulunması gerekir.


Müzenin bölümlerinden biri Babil'deki İştar Kapısı ve tören yolu bölümü. MÖ 575'de boyalı pişmiş topraktan yapılan aslan, at, boğa gibi betimlemelerden oluşan tuğla duvar çok güzel. Babillerde her yıl mart/nisan aylarında kutlanan yeni yıl bayramının 10 gününde İştar Kapısı ve tören yolundan geçilerek tapınağa gidilirdi. Bu bayram günümüzde Nevruz'a ilham olmuştur.

İştar Kapısı Babil kentinin dört kapısından biriydi. Alman arkeologlar Babil'deki kazıyı 1899'da başlatmış ve ele geçirdikleri tuğlaların çoğunu tek tek numaralandırıp Berlin'e (Pergamon Musemum) götürmüşler ve orada yeniden inşa etmişlerdir. Bu çalınan parçalardan geriye Arkeoloji Müzemizde sergilenen bu bölüm kalmıştır. 

Salı, Temmuz 14, 2026

Paris'in Geniş Bulvarları



Paris'e gittiğimde cetvelle çizilmiş gibi düzgün ve geniş bulvarlar çok ilgimi çekti. Görüntü güzel ama bende hafif bir rahatsızlık hissi uyandırdı. Biraz araştırdığımda III.Napolyon'un şehir plancısı Baron Eugenne Haussmann'ı bunun için görevlendirdiğini öğrendim. (Hatta Haussmann Bulvarı adında bir bulvar da var)
1850'lere kadar şehrin labirent gibi karışık ve dar sokakları varmış. Ayrıca İhtilal sırasında halkın dar sokaklarda barikatlar kurup, labirentlerde kaçıp saklanması çok kolaymış. Bu geniş bulvarları yapma sebeplerinden biri de barikat kurmayı ve kaçmayı zorlaştırmakmış. 
Ayrıca amaçlardan biri pislikten ve koleradan kırılan, kanalizasyon sistemi olmayan şehri yenilemek tabiki. Örneğin anlatılanlara göre 1840'da merkezde küçücük apartman dairelerinde 15-20 kişi yaşarmış. Bu da salgının hızla yayılmasına neden olmuş. Sokakların genişliği en fazla 5 metre imiş ve nüfus arttıkça ulaşımı da zorlaştırıyormuş. Şehirde açık alanlar, hava alınabilecek yerler de yokmuş. 
1959'da bile Paris halkı yavaş yavaş yapılanlardan memnun olmaya başlamış. Ferah sokaklar, ağaçlandırılmış parklar kimin hoşuna gitmez. 
Bu düzenleme çalışmaları aşama aşama yapılmış ve çok masraflı olmuş. Hatta bazen para bulunamamış. Muhalefet artmış. 
Paris merkezinin yüz ölçümü iki katına çıkmış. 
Nihayetinde üçüncü aşamadaki çalışmalar devam ederken Napolyon'a muhalefet artar ve Haussmann da acımasızca eleştirilir ve görevden alınır. Bunun sebebini şöyle açıklar; "17 yıl boyunca şehrin altını üstüne getirerek halkın alışkanlıklarını bozdum." der.