Pazartesi, Temmuz 27, 2026

İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndeki İştar Kapısı

 

İstanbul Arkeoloji Müzesinin 4 yıldır restorasyonda olan iki binası; Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk yeniden açıldı. Eski Şark Eserleri bölümünü çok beğendim. Sadece iki eleştirim olacak; Birincisi vitrindeki eserlerin açıklaması alttaki bantta yazıyor ama örneğin 10 numaralı eserin açıklaması 1,5 metre ötede sağda, tam altına denk düşmüyor. Ne olduğunu okuyabilmek için vitrinin önünde sağa sola gidip gelmek zorunda kalıyorsunuz ki başkaları varken bu pek mümkün olmuyor. Açıklamalar tam altına gelen bölümde olsa daha pratik olurdu. İkinci eleştirim de pek çok kişinin heykelleri ellediğini gördüm, ne uyaran var ne uyarı tabelası var. Günde 100 kişi ellese ki bence daha fazla, elinizin yağı, kiri ve ısısı o esere/heykele zamanla zarar verir, siyahlaşır. Bunun için bir çözüm bulunması gerekir.


Müzenin bölümlerinden biri Babil'deki İştar Kapısı ve tören yolu bölümü. MÖ 575'de boyalı pişmiş topraktan yapılan aslan, at, boğa gibi betimlemelerden oluşan tuğla duvar çok güzel. Babillerde her yıl mart/nisan aylarında kutlanan yeni yıl bayramının 10 gününde İştar Kapısı ve tören yolundan geçilerek tapınağa gidilirdi. Bu bayram günümüzde Nevruz'a ilham olmuştur.

İştar Kapısı Babil kentinin dört kapısından biriydi. Alman arkeologlar Babil'deki kazıyı 1899'da başlatmış ve ele geçirdikleri tuğlaların çoğunu tek tek numaralandırıp Berlin'e (Pergamon Musemum) götürmüşler ve orada yeniden inşa etmişlerdir. Bu çalınan parçalardan geriye Arkeoloji Müzemizde sergilenen bu bölüm kalmıştır. 

Salı, Temmuz 14, 2026

Paris'in Geniş Bulvarları



Paris'e gittiğimde cetvelle çizilmiş gibi düzgün ve geniş bulvarlar çok ilgimi çekti. Görüntü güzel ama bende hafif bir rahatsızlık hissi uyandırdı. Biraz araştırdığımda III.Napolyon'un şehir plancısı Baron Eugenne Haussmann'ı bunun için görevlendirdiğini öğrendim. (Hatta Haussmann Bulvarı adında bir bulvar da var)
1850'lere kadar şehrin labirent gibi karışık ve dar sokakları varmış. Ayrıca İhtilal sırasında halkın dar sokaklarda barikatlar kurup, labirentlerde kaçıp saklanması çok kolaymış. Bu geniş bulvarları yapma sebeplerinden biri de barikat kurmayı ve kaçmayı zorlaştırmakmış. 
Ayrıca amaçlardan biri pislikten ve koleradan kırılan, kanalizasyon sistemi olmayan şehri yenilemek tabiki. Örneğin anlatılanlara göre 1840'da merkezde küçücük apartman dairelerinde 15-20 kişi yaşarmış. Bu da salgının hızla yayılmasına neden olmuş. Sokakların genişliği en fazla 5 metre imiş ve nüfus arttıkça ulaşımı da zorlaştırıyormuş. Şehirde açık alanlar, hava alınabilecek yerler de yokmuş. 
1959'da bile Paris halkı yavaş yavaş yapılanlardan memnun olmaya başlamış. Ferah sokaklar, ağaçlandırılmış parklar kimin hoşuna gitmez. 
Bu düzenleme çalışmaları aşama aşama yapılmış ve çok masraflı olmuş. Hatta bazen para bulunamamış. Muhalefet artmış. 
Paris merkezinin yüz ölçümü iki katına çıkmış. 
Nihayetinde üçüncü aşamadaki çalışmalar devam ederken Napolyon'a muhalefet artar ve Haussmann da acımasızca eleştirilir ve görevden alınır. Bunun sebebini şöyle açıklar; "17 yıl boyunca şehrin altını üstüne getirerek halkın alışkanlıklarını bozdum." der.

Bırak Yapsınlar Teorisi

 Evet böyle bir teori varmış. Hatta Mel Robbins'in bu adla bir kitabı da var. Let Them teorisi. (teori dediğine bakmayın bilimsel değil elbette) Geçenlerde bir kitapçıda kitapları karıştırırken gördüm. Yemyeşil kapağı ile ön taraflardan sırıtıyordu. Ayaküstü birkaç dakika inceledim. Daha sonra bir youtube kanalında bir psikolog bu kitap hakkında konuşuyordu, onu dinledim. Son yıllarda uygulamaya çalıştığım bazı şeylerin kitapta anlatıldığını fark ettim.  Kısaca şöyle; başkalarının davranış ve düşüncelerini kontrol edemezsin ve hatta değiştiremezsin. O halde umursama. Kendi seçimlerini yap ve onaylanma beklentisini bırak. 

Doğduğumuz ve büyüdüğümüz şehir, mahalle, aile farklı, genlerimiz, doğuştan getirdiğimiz özelliklerimiz, korkularımız, eğitimimiz farklı. Okuduklarımız, karakterimiz, izlediklerimiz ve yaşadığımız iyi/kötü olaylar farklı. Biz nasıl aynı olalım? O yüzden eşini, arkadaşını, çocuğunu, anneni-babanı, kardeşini, komşunu bir dereceye kadar anlamaya çalışabilirsin ama değiştiremezsin. Hatta bazı insanların psikolojik sorunları varken... O halde neden kendimizi üzelim? Bunları yaşayarak öğrendim. Mesela kızımın odası ve gardırobu her zaman çok dağınıktı. Topluyorum bir gün sonra aynısı oluyordu. Konuşuyorum, sitem ediyorum ama değişmiyor. Sonra neden bunu takıyorum? dedim. Kendi odası. Zararı kendisine. Benim söylememle değil yaşayarak öğrenmesi daha önemli. Söylenmeyi bıraktım. Bu duruma takılmamaya çalıştım. Başardım da. Sonra zamanla arkadaşları gelmeden odasını toplamaya başladı. Yavaş yavaş düzene girdi. Girmeyebilirdi de.

Günlük hayatta sıklıkla markette, trafikte, apartmanda birilerine sinir olabiliyoruz. Bunları kafaya takmak, düzeltmeye çalışmak, eleştirmek çoğu zaman bir işe yaramıyor. O sırada yapabileceğimiz bir şey varsa tamam yapalım, söyleyelim. Ama savaşmaya gerek yok. Bunu takmadan hayatımıza devam etmek gerek. Çoğu zaman bunu uyguluyorum. Tabi ki başaramadığım zamanlar oluyor. 

Psikolog kitabı anlatırken, "bırak ne düşünürlerse düşünsünler" den de bahsetti. Bunun bizim toplumumuzda uygulanması biraz zor. Bazı durumlarda benim için de uygulaması zor. Yıllar önce çalışma hayatımın ilk yıllarında dedikoduyu çok seven, boşboğaz bir kadının hakkımda bir dedikodu yaptığını tam 15-16 yıl sonra öğrendim. Açıkça bana bir iftira atmıştı. Hiç yapmadığım ve yapmayacağım bir şeyi ima etmiş. Diğer kişi de bu imadaki durumu yapmışım gibi bir kaç kişiye söylemiş. Hatta sonraki çalıştığım kuruma bile ulaşmış bu laf. Tabi beni iyi tanıyan ve buna inanmayan biri hafifçe ağzının payını vermiş. Ama ben bunu çok uzun zaman sonra öğrendim. Çok üzüldüm. Kim bilir kimlere söylemişti. İnsanlar hakkımda ne düşünmüştü? Telefon numarası bende yoktu. Zaten sadece bir yıl beraber çalışmıştık ve samimi de değildik. Önce "amaan ne düşünürse düşünsün" dedim. Ama dedikodumu yaptığı insanlar söylediğini doğru zannedebilirdi. Bırak yapsınlar teorisi burada bende işe yaramadı. İnstagramdan buldum kadının hesabını ve ona ağır bir mesaj attım. Gördü, cevap yazmadı. Sonra engelledim. İçim rahat etti mi evet etti. Bu bana ders olsun dedim, gözümle görmediğim veya birinci kişiden duymadığım, hele hele güvenmediğim kişilerin hiçbir söze inanmayacağım dedim. Çünkü benim başıma geleni ben başkasına yapmak istemem.

Pek çok konuda anlatacaklarım, deneyimim, bir fikrim hatta bilgim varsa da bunu çoğu zaman anlatmayı istemiyorum. Çünkü çoğu sohbet ego tatmini gibi oluyor günümüzde. Bırak öyle sansınlar diyorum. 

Bazı insanlar "bu konuda sizin haberiniz olmayan çok şey biliyorum, ooo ben neler biliyorum neler" gizemini seviyor. Önemli hissediyor.. Bırak öyle hissetmeye devam etsin diyorum. 

Bu gerçekten her şeyi kontrol etmeye çalışma sıkıntısını da bitiren bir şey. Fark ettikçe yapmaya çalışın bence.

Algernon'a Çiçekler, Daniel Keyes

 

İlginç bir roman. Hem düşündürücü hem de duygu yüklü. Bir yerinde gözlerim doldu hatta. 

Yazar psikoloji eğitimi almış bir editör. Bu roman önce bir dergide bölüm bölüm yayınlanır ve çok ilgi görünce genişletilmiş hali kitaplaştırılır. İlk basım yılı 1966. Bilim kurgu türünde yayınlanır.

Yazar Keyes bir dönem lisede zihinsel engelli çocuklarla çalışırken bu romanı yazma fikri aklına gelir.

Roman IQ seviyesi 70'lerde olan Charlie'yi anlatmaktadır. Roman aslında Charlie'nin ilerleme raporu notlarıdır. İlk sayfalarda yazım hatalarıyla dolu kısa cümleler vardır. Sonra Charlie'ye bir beyin ameliyatı yapılır ve yavaş yavaş IQ'su 180'lere çıkarken yazı şekli de değişir. Ondan önce bu ameliyat bir kobay fareye uygulanmıştır. İsmi Algernon. Fakat zamanla farede gerileme görülür. Aslında bu deney ilk kez bir insana uygulanmıştır ve sonuçları tam belli olmadan medyaya sunulur. 

Romanın bence en etkileyici kısmı Charlie'nin düşük zeka seviyesine sahipken eğlendiği ve çok mutlu olduğu arkadaşlarının, zeka seviyesi artınca onunla alay ettiklerini anladığı sayfalar. Ailesi ve hatta annesi de çok sorunlu bir ilişkisi var. Charlie'nin yaşadığı başka bir sorun da zekası birkaç hafta içinde artarken duyguları ve tecrübeleri 12-13 yaşındaki bir çocuk gibi kalmıştır ve hızla gelişemez. Detay vermeyeyim ama güzel bir kitap bence. Zeka mutluluk getiriyor mu? Fazla şey bilmek veya düşünmek ne kadar iyi? Bunları sorguluyorsunuz. 

Cuma, Temmuz 03, 2026

Tarihteki İlk Reformlar, Uru-KA-gina Reform Kanunları


Fotoğraftaki pişmiş topraktan koniler çivi yazısı ile yazılmış, Sümer şehir devleti Lagaş kralı Urukagina'ya ait kanunlardır. Yaklaşık MÖ 2400 yıllarına aittir. Tarihte bilinene en eski sosyal reform kanunlarıdır. Metinde kralın yoksulları, kimsesizleri ve dulları güçlülerin zulmünden korumak için aldığı önlemler anlatılır. Tarihte özgürlük ya da kurtuluş anlamına gelen Sümerce ama-gi kelimesinin geçtiği ilk yazılı metindir. Kanunlarda din sömürüsünü engelleme, kölelik, ticaret, mülkiyet hakkı ile ilgili düzenlemeler de vardır. 

Konik olmasının nedeni ise bu dairesel hat çevrilerek satır satır yazı yazmaya imkan tanıyordu. 

Paris, Louvre Müzesi

Canelé keki


 (Canneles de denir)

Fransa'nın Bordeaux bölgesine özgü, tatlı rom eklenerek yapılan yapışkan bir kektir. Dışında karamelize olmuş biraz sert bir kabuk var içi ise yumuşak. Kabuğun böyle olması için kalıbın içini tereyağı ve saf balmumu karışımı ile kaplamanız gerekiyor. Bu şekli elde etmek için özel silindirik bakır kaplar kullanılıyor. 
Bu mini keklerin tarihi ise şöyle; İlk kez 15.yüzyılda Bordeaux Annonciades Manastırında rahibeler tarafından yapılmıştır. Ö dönemde civardaki şarap üreticileri şarabın daha berrak olması için yumurta akı kullanıyormuş. Kalan yumurta sarıları da ziyan oluyormuş. Rahibeler bu israfı önlemek için bu keki geliştirmişler. Fransız İhtilalinden sonra pek çok manastır kapatılınca bu kek unutulmuş. 20.yüzyılda bilinmeyen bir pastacı tarifi bulup denemiş ve rom eklemiş. 
Hikayesi olan her şeye bayılıyorum. 
(Fotoğrafı Paris seyahatimizde çektim. Özellikle canelé arayıp bulmuştum. Tadı çok güzeldi. )

Salı, Haziran 30, 2026

Hamburg'un Kanalları, Speicherstadt

Hamburg'da Amsterdam ve Venedik toplamından daha fazla kanal olduğunu biliyor muydunuz?
Hamburg'a iki kez gittim. İkisinde de bu kiremit binaların bulunduğu kanal bölgesi çok hoşuma gitti. 
Bu kanallar Elbe Nehri'nin kolları üzerinde. 1883-1927 yılları arasında serbest liman bölgesiymiş.  Açılışını II. Wilhelm yapmış. Buradaki binalar meşe kazıklar üzerine yapılmış dünyanın en büyük depolarıymış. Günümüzde UNESCO kültür miras listesinde ve pek çok restoran, cafe, müze bulunuyor. Örneğin Miniatür Wunderland'ı mutlaka görmelisiniz. Bir de iki gidişimizde oturup kahve içtiğimiz Kaffeeröterei'da burada. 



 



















İlyada, Homeros

 

Homeros'a atfedilen İlyada dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. MÖ 8. yüzyılda yazıya geçirildiği tahmin edilmektedir. Eser, 10 yıl süren Truva Savaşı'nın son birkaç haftasına odaklanır. 

Truva antik kentine ayrı bir ilgim var. Yıllar önce İlyada'yı bölüm bölüm okumuştum. Şimdi baştan okumak istedim. Şiirsel bir kitap. Çok sayıda tanrı ve mitolojik karakter vardır. Bu biraz zorlayıcı olabiliyor. Bu isimleri kısa notlar alarak okudum. Sık sık dönüp baktım. Normal bir roman gibi akıcı değil. Tarihe merakı olan herkes bu kitabı okuyup Truva'yı öyle gezmeli bence. 

Pazartesi, Haziran 29, 2026

St. Pauli Sığınağı (Green feldstrasse Bunker) , Hamburg

Hamburg'da ilginç bir bina.. 
II. Dünya Savaşı sırasında inşa edilen bu bina dev bir beton uçaksavar sığınağıdır. 1990'lara kadar medya ve müzik sektörü için kullanılmış. Daha sonra bu devasa beton binanın iklim değişikliğine uyum sağlaması için bir proje geliştirilmiş. Örneğin çatıya yapılan ekleme ile 23.000 bitki eklenmiş. Bu bitkiler toplanan yağmur suları ile sulanmaktadır. 560 metre uzunluğunda patika gibi kıvrılan bir yolla bu halka açık şehir bahçesi içinde gezebiliyorsunuz. Ayrıca bu bina Hard Rock otele, spor salonu, etkinlik alanları ve restoranlara da ev sahipliği yapıyor. 
Savaştan kalma soğuk sevimsiz bir beton bina ancak bu kadar güzel dönüştürülebilirdi. 
 2025'de Cannes'da "en iyi dönüşüm" ödülünü almıştır.

Vatikan Müzesi'nin Muhteşem Merdivenleri- Bramante Merdiveni

Bu sarmal merdivenler Vatikan'da Pio Clamentin Müzesinin içinde.  Mutlaka görmelisiniz. Eğer dikkat etmezseniz başka bir çıkışa yönlendirebiliyor sizi. 
Bu merdivenler 1932'de Giuseppe Momo tarafından tasarlanmış. İkili sarmal merdiven sayesinde çıkanlar ve inenler birbiriyle karşılaşmıyor. 
İlk rampa 1505 yılında Donato Bramente tarafından yapılmış. Şimdiki sarmal merdivenler yapıldığı zaman Bramante'ye saygı için bu ad verilmiş. 
Bu merdivenler dünyanın en çok fotoğrafı çekilen merdiveniymiş.



 

Cuma, Haziran 26, 2026

Cafe Paris, Hamburg


Hamburg'daki bu ikonik cafe Rathaus'un (belediye binasının) hemen yanında yer alır. Bina 1882'de inşa edilmiştir. 1960'dan bu yana Paris Cafe buradadır. Tıpkı 1890'lar Paris brasserielerine uygun dekore edilmiş. Menüsü ağırlıkla Fransız yemeklerinden oluşur. Biz rezervasyonsuz gittiğimiz için bar kısmında yer bulabildik. Dekorasyonu, çalışanların mesafeli ilgisi, ve yiyecekler çok güzeldi. 






 

Kuru Kahveci Han

 


Kuru Kahveci Han (kitabesinde Kourou Kahvedji Han yazıyor) Mısır Çarşısının arka kapısının tam karşısında bulunuyor. Bulunduğu sokağın adı Tahmis sokak. (Tahmis, kahve çekirdeklerinin kavrulup öğütüldüğü yerdir.)

1912'de bir kahve tüccarı tarafından yapılmış . (oğlu İhsan Kurukahveci adına kayıtlı)  Beş katlı bir han burası. Kurukahveci ailesinin işletmesi halen hanın içinde. Alt katlarda dükkanlar üst katlarda depolar mevcut. İçeriden çektiğim fotolarda zemindeki karolar ve trabzanlarla birlikte alt katlar güzel bir görüntü veriyor. 

Bu handa ilgi çekici bir başka ayrıntı ise giriş kattaki çaycının ipin ucuna bağladığı çay tepsisini, makaraya bağlayıp asansör gibi bir sistemle  ile üst katlara kolayca taşıması.  

Bina 1993 yılında korunması gereken tarihi eser olarak tescillenmiş.

Salı, Haziran 23, 2026

Evren Avucunda, Christophe Galfard

 


Karmaşık fizik konularını basit bir dille günlük hayattan örneklerle anlatan bir kitap arıyorsanız bu size göre. Benim en az ilgimi çeken ve haliyle en az bilgi sahibi olduğum "evren ve fizik" hakkında böyle bir kitap okumaya ihtiyacım vardı. 

Şu soruları basitçe yanıtlamaya çalışıyor; Büyük patlama nasıl gerçekleşti? Işık nedir ve neden sınırlı bir hıza sahiptir? Yıldızlar, galaksiler ve kara delikler nasıl oluşur? Zaman neden görecelidir? Kuantum nedir?

Bunları açıklarken buzdolabındaki magnetten kahve içtiğin fincana kadar günlük nesnelerden örnekler veriyor. Stephen Hawking kitapları seviyorsanız bunu da çok seversiniz bence.

Taş Kağıt Makas, Alice Feeney

 

Belki sonda söylemem gerekeni başta söyleyeyim; konu güzel ama dil ve anlatım baya vasat. 

Gerçekten merak uyandıran bir hikayesi var. Sonuna kadar merakla okuyorsunuz ama dili o kadar basit ki adeta 12 yaşında bir çocuk yazmış gibi. Romanın konusu bay ve bayan Wright. Adam "yüz körü" yani çok nadir görünen yüz tanımama hastalığı var. Kadın da hayvan barınağında çalışıyor. Bir gün kadının iş yerindeki çekilişte iki günlük İskoçya tatili kazanıyorlar. Evlilikleri sıkıntıda. Belki bu tatil iyi gelecek diye düşünüyorlar. Yolculuk ve tatil oldukça gerilimli geçiyor. Bir ara kim kimdi neler oluyor diye kafanız karışıp önceki sayfalara göz atma ihtiyacı hissedebilirsiniz. Devamını anlatmayayım ama edebi kaygım yok konuyu merak ettim diyorsanız okuyabilirsiniz. 

Ayrıca şunları da söylemeliyim; karakterlerle pek bir bağ kuramadım, kim nasıldır? gözümde canlandıramadım. Sanki romanın sonu ters köşe olsun diye fazla uğraşılmış gibi. 

Baş Belaları ve Başyapıtları, Yiğit Aydın

 


Yiğit Aydın'ı İbrahim Selimle beraber sundukları Youtube programı Eller Kadir Kıymet Bilmiyor programında tanıdım ve çok sevdim. Sanat Tarihi hocası. Bu programda Medicilerden Ortaçağ sanatına Leonardo'dan Ai Weiwei'ye,Velazquez'den Dante'ye pek çok sanatçı veya sanata yön verenleri ve dönemi anlatıyor. Yiğit hocanın kitabı da çıktı. Duyar duymaz aldım. 10 sanatçı var bu kitapta. Bence bu kitapların devamı da gelecek. Hem eğlenceli hem ilginç bilgiler var. Resim veya heykellerin çözümlemeleri var ki bu kısma bayılıyorum. Azıcık da ilgisi olanlara tavsiye ederim. 

Pazartesi, Haziran 22, 2026

Bir At Bara Girmiş, David Grosman

 

Bir yazarın ilk okuduğun kitabı böyle olmamalı.

Nedense adını ve arka kapak yazısını sevip almıştım ancak hiç bana göre değil. O kadar çok satırı okumadan atladım ki kitabın belki 40 sayfasını hızla geçmiş olabilirim. 

Üstelik Man Booker Ödülü almış. Bu ödülü alıp benim sevmediğim bir kitabı henüz hatırlamıyorum. Bu ilk oldu. 

Romanın nerdeyse tamamı bir gece kulübünde Dovaleh'nin stand-up gösterisi sırasında geçiyor. 

Başlangıçta mizahi ögeler varken zamanla çocukluk, acılar, anılar devreye gidiyor ve rahatsız edici bir boyuta ulaşıyor. Masalarda oturanlar da rahatısz olup mekanı birer ikişer terk ediyor. İnsanlar eğlenmeye gelmiş ama eğlenceli değil. Dovaleh de sanki bunun için uğraşıyor. 

Üslubu rahatsız edici. Bu yüzden sevmedim. Amacı buysa amacına ulaşmış. 

Neden ödül almış? Romanın neredeyse tamamı bir mekanda geçiyor, özgün bir fikri var, mizah ve trajedi birlikte, tek mekanda gerilim yaratabiliyor. Karakterin çocukluk yalnızlığı yavaş yavaş su yüzüne çıkıyor ve okur sürekli karakter hakkındaki fikrini değiştiriyor. Çok doğru. Yine de sevmedim. Monologlar çok uzun geldi sık sık koptum ve satır atladım. Verilen kısa olaylar bende çocukluk travmasına dair bir etki yaratmadı. Maalesef böyle...

Descartes'in Yanılgısı, Antonio Damasio

 

Yazar hakkında son zamanlarda iyi şeyler duymaya ve okumaya başlayınca bu kitabı almak istedim. 

Bu kitap nörobilim, psikoloji ve felsefe dünyasında oldukça fazla etki yapmış. Akıl ile duygu arasındaki ilişkiyi bilimsel verilere dayanarak yeniden tanımlıyor. Kitabın temeli filozof Rene Descartes'ın zihin ve bedeni birbirinden tamamen ayrı düşünmesi, ayrı yapılar üzerine kurulu olarak görmesi üzerine kurulu. Bunu çürütüyor. Descartes mantıklı kararlar almak için duyguları bir kenara bırakmak gerekir diyordu, Damasio ise rasyonel ve mantıklı kararlar duygular olmadan alınamaz tezini savunuyor hatta ispatlıyor. 

Örneğin Pineas Gage diye bir adamın 19.yy da yaşadığı bir kaza var. Beyninin bir kısmı tahrip olan bu adam fiziksel olarak tamamen iyileşirken duygusal yetilerini kaybeder. Günlük basit kararları bile alamaz hale gelir. Bu kitap psikoloji, felsefe, nörobilimi harmanlayarak insan bilincini ve karar verme mekanizmasının gerçekte nasıl çalıştığını çok ilginç örneklerle açıklıyor. Merakınız varsa tavsiye ederim.

Denizin Ötesinde, Paul Lynch

 

Paul Lynch'in Peygamberin Şarkısı romanından çok etkilenmiş hemen bir kitabını daha okumalıyım diyerek bunu almıştım. Bu da çok çok iyi. 

Kısa romanda fırtınada kaybolan iki balıkçının öyküsü anlatılıyor. Hayatta kalma mücadelelerinin yanı sıra kendi iç hesaplaşmaları da çok yoğun verilmiş. 
Deneyimli balıkçı Bolivar yanına toy ve dindar Hector'u yanına alarak fırtınanın yaklaştığının belli olduğu bir günde denize açılır. Teknenin motoru bozulur ve rotadan çıkarlar. yanlarında neredeyse hiç yiyecek ve temiz su yoktur. Fiziksel zorluklar zamanla yerini zihinsel zorluklara bırakır. İki karakterin çatışmasını okursunuz. 
Romanda aksiyon azdır. Zaten bir kayığa sıkışmış iki insan var. Ama duygusal, zihinsel yoğunluk çok fazladır. 
Çok beğendim. 

Profesör Andersen'in Bir Gecesi, Dag Solstad

 

Saygın bir edebiyat profesörü olan Andersen, Noel gecesi Oslo'daki evinde tek başına pencereden bakarken bir cinayete tanık olur. Katili gördüğü halde polisi aramaz. Bundan sonrası iç hesaplaşmalar, merak, korku, suçluluk psikolojisi, ahlaki değerler üzerine varoluşsal bir krizdir. 

Yazarın melankolik bir üslubu var ama okuması sıkıcı değil.
tavsiye ederim.

17 Haziran, Alex Schulman

 


Yazarın Hayatta Kalanlar kitabını çok beğenince 17 Haziran'ı da merak edip aldım. Bazen yeni bir yazar keşfetmek çok iyi olabiliyor. 

Dil ve kurgu çok iyi. Önceki kitap gibi son sayfalara kadar merakla okuyorsunuz. Sanıyorum iki roman da yarı otobiyografik. Çocukluk travmaları üzerine bir roman. 

Vidar bir okulda öğretmendir. Bir kavgayı ayırmaya çalışırken suçlanır. Başına başka bazı olaylar gelir. Bir yandan da çocukluğuna dair ilginç gelişmeler olur. Örneğin 1980'lerde yazlık olarak kullandıkları evin telefon numarasını çevirerek çocukluğunun bir gününe 17 Haziran'a gider. Bir yanda hakkında polis soruşturması yürütülürken bir yanda çocukluğunda, o günde ne olduğunu çözmeye çalışır. Buradan sonrasını anlatmayayım. Ama çok ilginç. Muhteşemdi. Çok beğendim.