Çarşamba, Aralık 30, 2015

Etamin Lavanta Keseleri

Arkadaşlarıma yılbaşı hediyesi olarak yaptığım bu keseleri aslında mini yazlık çanta için tasarlamıştım. Ama yılbaşına kısmetmiş. İçlerini lavanta ile doldurup bir köşesine kurdeleden askı yeri yaptım. Dolap içlerine askılara takıp giysilerini lavanta kokusu sarsın diye.

Zamanın Kısa Tarihi, Stephen Hawking


Uzun zamandır aklımda olan ve okumam gerekir dediğim kitaplardandı. Bir roman değil. Evrenin oluşumunu eski filozofların tahminlerinden, bilim adamlarının araştırmalarından günümüze kadar açıklayan bir kitap bu. Herkesin anlayacağı bir dille yazılmış. Ancak çok ilgimi çekti mi? hayır. Bilimin bu alanı ile çok ilgilenmiyorum doğrusu ama yine de gerçekten merakımdan okudum ve Hawking'in ne kadar duru bir dille ve benzetmeler yaparak açıklamaya çalıştığını görüp çok takdir ettim. 
Konu çok ilgimi çekmese de biraz fikir sahibi olmam gerektiğini düşünüyordum. Bu konuyu derinlemesine bilenlere sıkıcı gelecektir ama benim gibi yüzeysel bilenlere ilginç geleceği bölümleri var.(kanımca gençlerin bu konuya ilgi duyması için yazılmış)
Uzay, galaksiler vb konulara az da olsa merakınız varsa kaçırmayın derim.
Stephen Hawking, bilim dünyasının en parlak teorisyenlerinden birisidir. Aynı zamanda astronom, fizikçi, evrenbilimci, teorisyen ve yazardır. 
Orijinal adı A Brief History of Time olan bu eseri yayınlandığı ilk günden bu yana uluslararası kapsamda 10 milyondan fazla satmış ve yaklaşık 40 dile çevrilmiştir.
Zamanın Kısa Tarihi, insanın sürekli olarak aklında olan evrenin nereden geldiği, nasıl ve ne zaman ortaya çıktığı, sonunun gelip gelmediği gibi belirli sorulara yanıt vermektedir. 

Cuma, Aralık 25, 2015

Ahşap sunum tahtası

Ahşap boyamak her zaman hoşuma gitmiştir. Sunum tahtası boyamak da ayrı bir zevkli. Elimde malzeme oldukça taş, kumaş, ahşap boyuyorum.
Boyamadan önce kurşun kalemle hatları hafifçe çiziyorum. Boyalar kuruduktan sonra mat cila ile bir kat cilalıyorum. Çünkü bu tahtada peynir, kurabiye veya kahve servis edilebilir. Leke kalmadan uzun zaman kullanmak için en az bir kat cila fena olmaz. 
Kullanmaya kıyamayıp duvara asmayı da isteyebilirsiniz.


Perşembe, Aralık 24, 2015

Göçmüş Kediler Bahçesi, Bilge Karasu

Eğer yanlış hatırlamıyorsam ilk kez Bilge Karasu okuyorum. Daha önce hep aklımın bir köşesinde "okumalısın" dediğim yazarlardandı. Hakkında hep övgüler duymuştum.
Bu bir öykü kitabı.
İçindeki en sevdiğim öykü ise Barış Pirhasan'ın filme çektiği Usta Beni Öldürsene (aslında e ayrı yazılmış). "Analarının ölüsünü törenle kaldırabilmeleri için çocukların sağ kalması gerekir. kalmadıkları da görülür ama.” Bu öykünün ilk cümleleri. İnsanların yüzünde ölümün işaretlerini gören bir cambaz çırağı baş roldedir.
Bütün öyküleri masalsı ve ayrıntılardan kopmadan dikkatle okunmalı. Hepsinde incelik var. 12 bölümden oluşan kitapta Karasu, bireyin sorunlarına ağırlık vermiş, onun günlük hayatındaki açmazlarını işlemiştir. Her insanın hayatında en az birkaç kere kafasından geçirdiği ya da yaşadığı (sevgi, dostluk, yalnızlık, tutku, inanç/inançsızlık, korku ve ölüm gibi) kavramları imgesel bir dille anlatır. Yazar günlük hayattan bahsettiği için, hikayedeki kahraman ya da kişilerde kendinizden parçalar bulursunuz. Hani çok katmanlı derler ya, öyle bir anlatım. O yüzden okunması çok da kolay değil.
Ama dilinizde tat bırakır.

Çarşamba, Aralık 09, 2015

Ay ve Şenlik Ateşleri, Cesare Pavese

İlk kez okuyorum ama methini çok duymuştum. Hüznü,acıyı en iyi anlatan yazarlardan olduğunu biliyorum.
Pavese İtalyan edebiyatının ustalarından biridir. Yaşamına kendi son vermiştir. (Bu ara intihar etmiş veya hazin bir şekilde ölmüş yazarlar okumaktayım, öyle denk geldi)
Bu romanda II.Dünya Savaşı'nın hemen ardından doğduğu ve büyüdüğü köye dönen ve çocukluk arkadaşı Nuto ile görüşen, anıları canlanan Anguilla baş rolde. Hatırladığı geçmişi kadar şimdi köyde yaşananlar da acıdır. Özellikle Valino çok etkileyici idi.
..."O zamanlar büyümenin ne demek olduğunu bilmezdim, zor işlerin üstesinden gelmek olduğunu sanırdım, bir çift öküz satın almak, üzümün ederini belirlemek, biçerdöveri çalıştırmek gibi. Büyümenin çekip gitmek, yaşlanmak, ölümlere tanık olmak, Mora'yı şimdiki gibi bulmak olduğunu bilmiyordum. Kendi kendime, Canelli'ye gitmezsem, bayrak yarışını kazanmazsam, bir çiftlik satın almazsam, Nuto'dan üstün olmazsa, bir köpeği çiğ çiğ yerim derdim. Sonra Sor Matteo ile kızlarının arabasını düşünürdüm. Taraçayı. Salondaki piyanoyu. Şarap fıçılarını, tahıl ambarlarını. San Rocco Panayırı'nı.Büyümekte olan bir çocuktum." syf.78
Pavese bu romanı 1950'de bitirmiş. Bildiğim kadarıyla bu son romanıymış. Geçmişle hesaplaşmayı, bir yere ait olamamayı sorgulayan güzel bir kitap bırakmış.

Salı, Aralık 01, 2015

Balat Gezisi-2

İstanbul'un her yeri her an değişebilir. Bu çok iyi bir şey değil tabi. Özellikle tarihi dokusu olan yerler bence yüzyıllarca aynı kalmalı ve korunmalı. Balat onlardan biri ama biz restorasyona yeni yeni başlayan bir millet olduğumuz için (doğru restorasyon mu yapıyoruz o tartışılır) iki sene görmediğiniz bir yeri tekrar dönüp dolaşıp gezmeniz gerekir. Bu kez yine plansız gezdim. Balat'ı seviyorum. Yeni mekanlar açılmış, onları da göreyim dedim.



Onlardan biri Cumbalı kahve. İlk durağımdı. Bir kahve içip öyle başlayayım dedim. Buradan başlamam çok iyi oldu. Bu küçük kahvenin sahibi Serhat ile tanıştım. Kendisini son beş yıldır bu çevreye ve tarihine adamış. Çok okuyor ve araştırıyor. Ahrida Sinagogu'nun tam karşısında. Hemen bir çırpıda çevredeki dini yapılardan ve özelliklerinden bahsetti. Tavsiye ederim. Eğer havasındaysa o gün sizinle bilgilerini paylaşır bence. Kahvesinde değişik Türk kahvesi çeşitleri de mevcut. İç dekorasyonu da çok güzel ve sahibi her şeyi kendi elleriyle yapmış.
Buradan çıkıp Balat Cafenin de köşesinde bulunduğu evlerin dış cephelerinin yenilenip boyandığı merdivenli sokağa gittim.

Ordan Forno Balat'ta gidip bir pide yedim. Çok hoş bir mekan. Pide ve lahmacunu ve ilginçtir kahveleri de güzel.



Ara sokaklara gire çıka Vodina Caddesi ve tepedeki Özel Fener Rum İlköğretim Okulunun çevresini gezdim.

Yıldırım Caddesinde bulunan Eskici Naftalin, Maide Cafe vs görmeden de dönmedim. (Maide üzerinde yemek bulunan masa demekmiş. Dekorasyonu çok güzel)






Fener Rum Patrikhanesi ve Aya Yorgi Kilisesi


Fener Rum Patrikhanesi Ortodoks kilisesinin başpiskoposluğudur. İstanbul’da Fener semtindeki Aya Yorgi kilisesinde bulunduğu için Türkiye’de Fener Rum Patrikhanesi adıyla anılmaktadır.Birinci Constantinus’un Roma İmparatorluğunun başkentini Roma’dan Bizansa taşıması ve şehre Konstantinopolis (İstanbul) adını vermesiyle buradaki kilise başpiskoposluk mevkiine yükseldi.(MS 4.yy)

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u aldıktan ve Ayasofya’yı da camiye çevirdikten sonra Ortodokslara dini hayatta serbest olduklarını, bir patrik seçerek patrikhanenin faaliyete geçirilmesini bir fermanla bildirir. 1453-56 yılları arasında bugünkü Fatih Camiinin bulunduğu yerdeki Havariyyn Kilisesinde patriklik açılır. Daha sonra üç kez daha yer değiştirdikten sonra dördüncü ve son kez 1601'de patrikhanenin bulunduğu Aya Yorgi kilisesine taşınır .

Günümüzde aynı avluda bulunan patriklik binası,kütüphane, ayazma, müştemilat ve kutsal mür yağının üretim yeri de mevcuttur ve tabi ki (sanırım) onları gezemezsiniz. Ben de ikinci kez gelip Aya Yorgi'yi gezdim. Burası dışarısındaki sadeliğe tam zıt çok şatafatlı küçük bir kilise. Burada ilk yapı 12.yüzyılda inşa edilmiş Burç Kilisesidir. 1600' lerde yeniden inşa edilmiştir.(1700'lerde ve 1800'lerde yıkılıp yeniden yapıldığı veya genişletildiğine dair rivayetler vardır)İçinde Bizans dönemine ait mozaikler,kutsal emanetler, üç azizeye ait tabutlar ve 5.yy dan kalan patriklik tahtı var.

Kilisede ayrıca İsa'nın Kudüs'te zincirlenerek bağlandığına inanılan bir kutsal taş da bulunmaktadır.
12 sütun üzerine inşa edilen kilisede bu sütunlar havarileri temsil ettiği için üzerlerine tasvirleri yapılmıştır. 





Cuma, Kasım 27, 2015

Amok Koşucusu, Stefan Zweig

190 sayfalık kısa hikayelerden oluşan muhteşem bir kitap. En uzun hikaye kitaba da adını veren Amok Koşucusu.

Her hikaye kötü bitse de, genelde hayatta bir yere gelememiş veya mutsuz, kayıp insanları anlatsa da iç karartıcı ama dil ve anlatım güzel.
İnsan ruhunun en güçsüz en açıklaması zor ilkel yanlarını ele alıp onun üzerine gittiği bu öykülerin her biri bir başyapıt ve bence her birinden bir roman çıkabilirmiş veya filme çekilebilir..
Zweig insanın ruh halini çok iyi anlatabilen bir yazar.
Kitaba adını veren Amok, Malezya gibi tropikal ülkelerde görülebilen bir ruh hezeyanı. Aşırı rutubetli havada, bunalımda olan kişilerin alkol almasıyla ortaya çıkabilen bu durum bir çeşit cinnet. Sonradan hatırlamıyorlar. Ellerine aldıkları bıçak veya silah vb. ile deli gibi koşup sorgusuzca önüne geleni katlediyorlar. Hikaye de bununla çok alakalı. İsim çok güzel oturmuş bence.
Yazar İkinci Dünya Savaşı sırasında karısıyla birlikte intihar edip yaşamına son vermiştir.
Orjinal isim: Der Amoklaufer

Perşembe, Kasım 19, 2015

havalar soğuyor, bere örelim

Bu sonbaharda evdeki fazla iplerime 2-3 çile farklı renkler ekleyerek çocuk beresi yapmaya başladım.

Kızıma, yeğenime ve arkadaşlarımın çocuklarına. Hem stres atıyorum, zihnimi dinlendiriyorum hem de hediye üretiyorum.

Pinterestten veya kendi hayal gücümden çıkardığım modeller bunlar. Çok zevkli tavsiye ederim.
Çoğunlukla 4 numaralı şişle lastiğini örüp (çocuksa 70-80 ilmek başlayıp, büyükse 80-90 ilmek)
ipin kalınlığına göre 5-6 numara şişle devam ediyorum.

Tam kafaya göre olacaksa benim bir karışım kadar örüp yavaş yavaş azaltıp kesiyorum, tepeden sarksın istiyorsam biraz daha uzatıyorum.
Tepeye de ponpon..

Pazartesi, Kasım 16, 2015

O Pera'daki Hayalet, Sezer Duru-Orhan Duru

Yıllar önce okuduğum Tezer Özlü'nün bir kitabında Oğuz Alplaçin nam-ı diğer "Hayalet Oğuz" u duymuştum ve hatta orada kısaca bahsedilen bu kişiyi merak etmiştim. İşte bu amaçla bu kitabı aldım. Bu kitap, onu tanıyan, samimi olan veya olmayan pek çok yazar ve sanatçının anı ve fikirlerinden oluşuyor.

Hayatı hakkında pek konuşmayı sevmeyen (fakat sonradan anlıyorsunuz ki Diyarbakırlı zengin bir aileden geliyor) iyi eğitim almış, dünyada bir dikili ağacı olmayan, hep başkalarının evinde yaşayan ve genç yaşta ölmüş biri Hayalet Oğuz. Bu yaşam tarzını sürdürebilmek de pek kolay değil. Üzerindeki giysiden başka hiçbir şeyi yok. Onu temizleyip giyiyor ve eskiyince atıp yenisini alıyor. Kendisine evini açanlar, sohbeti ve bilgisinden hoşlananlarla zaman geçiriyor. Kimseye rahatsızlık vermeden gerçek bir hayalet gibi yaşıyor. Çok etkileyici biraz da üzücü bir hayat.
Çeviri yaparak hayatını kazanıyor. Para kazandığında dostlarıyla yemeği seviyor. Hiçbir mülkiyet özentisi yok. İsteseydi zengin bir hayat yaşayabilecekken.
Şimdi durup hayatımıza baktığımızda aslında sorgulamamız gereken çok şey yok mu?