Salı, Mayıs 22, 2012

Efrasiyab'ın Hikayeleri, İhsan Oktay Anar

Biliyorum, okumak için biraz geç kaldım. Hele de Puslu Kıtalar Atlası'nı bu kadar çok beğenmişken. Neyse okudum işte. Tabi ki yine çok güzeldi.
Kitabın tamamına yakını eceli gelen Cezzar Dede ve ölümün birbirlerine anlattıkları hikayelerden oluşuyor. Her hikaye dedenin ömrünü bir saat uzatacak. Hikayeler çok güzel,çok eglenceli, zaten kitabın ilk 60-70 sayfasını bir solukta okudum ama okurken bir-iki hikayenin sonunun biraz nasıl diyeyim hızlıca geçiştirildiğini düşündüm. Yani baştaki o tempoyu sona doğru çok yakalayamadım. Yani baştaki hikayeler çok daha ilginç ve üzerinde düşünülmüş. Neyse, geneli çok güzeldi, zaten yazarın güçlü anlatımı yeter.
Efrasiyab'ın Hikayeleri Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenendi ama sanırım kitap kadar ilgi görmedi.
"...Akademiden belgelenip kovulduğu için simetri duygusu hakkıyla gelişmeyen heykeltıraşın ihmali sonucu, bu heykel aşağıdakilere daima yan yan bakar, talebeleri dehşete düşürürdü..."syf.18
 Efrasiyab'ın Hikayeleri, İhsan Oktay Anar,  İletişim Yayınevi

Pazar, Nisan 15, 2012

Brioche Ekmeği (Briyoş)


Bir zamanlar Fransa'da sarayda en çok tüketilen ekmek olan Briyoş biraz poğaçaya benzer tadı ile harika...
Malzemeler: 
  • 1/3 su bardağı ılık su
  • 1/3 su bardağı ılık süt
  • 2 yemek kaşığı kuru maya
  • 4 su bardağı un
  • 2 çay kaşığı tuz
  • 3 yumurta
  • 1/4 su bardağı şeker
  • 300 gram tereyağı, yumuşak ve küçük eşit parçalara bölünmüş.
  • Üstüne sürmek için bir çorba kaşığı su ile karıştırılmış 1 adet yumurta
1- Su, süt ve mayayı büyük bir kapta karıştırın ve 10 dakika bekletin.
2- Unu ve tuzu ekleyip biraz yoğurun. Yumurtaları teker teker ekleyin ve yoğurun.
3- Şekeri ekleyin ve yoğurun. Tereyağ parçalarını teker teker ekleyip hamura yedirin. Bu aşamada elinizi değil bir spatula ya da kaşık kullanın ki elinizin ısısı ile tereyağı daha da erimesin. 10 dakika kadar yoğurduktan sonra hamurunuz kabın kenarlarına yapışmamalı.
4- Üstünü nemli bir bezle örtün. Mayalanmasını bekleyin. Oda sıcaklığında 1 saat beklediğinizde hamurunuz iki katına çıkmış olmalı. Hamur mayalandıktan sonra hamurun üstüne elinizle bastırın ve içindeki havasını alın.
5- Hamurunuzun üstünü kapatıp buzdolabına koyun. 30 dakikada bir çıkarıp hamurunuzu bastırıp havasını alın. Toparlayın. Bu işlemi ben 4 defa tekrar ettim.
6- Bir gece üstü kapalı olarak buzdolabında bekletin.
7- Ertesi gün kek kalıbına koyun veya top top 6 parça yapıp yanyana dizin, ya da muffin kalıplarına koyun (ben böyle yaptım) üstünü havluyla kapatıp oda sıcaklığında 2 saat bekletin. Sonra üstüne yumurta sarısı ve su karışımını sürün. 190 derece önceden ısınmış fırında 20-30 dakika kızartıncaya kadar pişirin. Fırından çıkarıp oda sıcaklığında bekletin ve afiyetle yiyin.
Aşağıdaki iki fotoğrafı da painbrioche.com adlı siteden aldım.


http://painbrioche.com/ sitesini mutlaka ziyaret edin.
Briyoş Brioche ekmeği tarifi

Salı, Nisan 10, 2012

İsveç Gezisi

Geçtiğimiz ay yaptığımız bir haftalık İsveç iş-gezimizde Stockholm, Malmö ve Göteborg'u gördük. 
Başkent Stockholm birbirine köprülerle bağlanan 52 adet adadan oluşuyor . Caddeler temiz ve düzenli, heryerde park ve müzeler var. Pahalı bir kent. Özellikle yeme-içme ve hediyelik eşyalar pahalı.
İsveç'ten ilginç ayrıntılar;
-Oldukça düz arazi yapısına sahip olan ülkede 100.000’e yakın göl var.
-Burası bir spor ceenneti, halkın %80'i herhangi bir sportif faaliyet yapıyor.
-Avrupa'da ortalama yaşam süresinin en uzun olduğu ülke burası.
-Avrupa'da en fazla dondurma tüketilen ülke de burası. (kişi başı yılda 14 lt)
-İsveç'te kadınların doğum izni iki yıl erkeklerinse üç ay . (ayrıca çalışan annelere her türlü kolaylık sağlanıyormuş).
-Erkekler çocuk bakıp yemek yaparken kadınlar ağır erkek işi dediğimiz işlerde çalışabiliyor. Bu ülkede kadın-erkek eşitliği her yerde dikkat çekiyor.
-Göteborg'da pet şişeyle su satmak yasak çünkü çeşme suyu içiliyor.
-İsveç'te nerdeyse herkesin bir teknesi var.(kişi başına düşen tekne sayısının en fazla olduğu ikinci ülkeymiş)
-Her yerde sürekli nefis kahveler var ve bol tüketiliyor.
-İsveç'te 50 yıl kadar önce trafik soldan akarmış, bir gün alınan kararla sağdan akmaya başlamış.
İsveç'in Neleri Meşhur? - İsveç Denilince Akla İlk Gelenler:
-İsveç köfte, -İsveç şurubu-iksiri ,-İsveç diyeti
-İkea mağazaları ,-Reçeli, -Nobel ödülleri, - Ericsson cep telefonları
-Volvo marka otomobil, - Ren geyikleri, -Olof Palme, (eski başbakan)
- Lappland bölgesi (yazın uzun gündüzleri ile ünlü )-schnapps adlı içkileri (kuzey ülkelerinde içilen)
                                                                      - - -
Şimdi biraz gezdiğimiz yerlerden bahsedeyim;
Stockholm'ün şehir merkezinden Old City denilen eski yerleşim yerine giderken aşağıdaki fotoğraftaki yoldan geçiyorsunuz. Güzel bir cadde.
Aşağıdaki fotoğrafta Old City'deki ana caddeye çıkan dar yollardan biri görünüyor. (bir de kebapçı var bu sokakta. Ayrıca dönerli pizza var İsveç'te.)
Çok gezdik, yorulduk kahve molası verelim dedik.
İşte bir şekerci dükkanı ve butik çikolata mağazalarından biri. Oldukça pahalı olduğu için sadece dışarıdan bakabildik.
Dönüş yolunda yine dar ve güzel sokaklardan biri.
Vasteras da İsveç'in en büyük kentlerinden biri. Ülkenin en eski lisesi burda. Ayrıca salatalığı bol olduğu için de "salatalık kenti" denilirmiş.Aşağıda Vasteras'tan bir sokak. Bu evler klasik İsveç binalarından,



konuk olduğumuz İsveç evi
Kuzine olarak da kullanılan şömine 
Mükemmel bisiklet yolları...
Bir cafedeki çaydanlık koleksiyonu

Uppsala Stockholm'ün 70 km kuzeyinde ve haliyle daha soğuk bir kent. Ingmar Bergman buralı. Aşağıda 1435'de yapılan Uppsala katedrali; Kuzey Avrupa'daki en büyük katedrallerden biridir. Yapının kuleleri 118 metreden fazladır. 
İsveç'in kurucusu sayılan Kral Gustav Vasa
Bol bol kahve ve yanına kek-kuarbiye tükettik.


Baharatlı keklerinin adı pepperkaka ve çok beğenilen bir çeşit. İçinde biber olmasına rağmen, acımsı tadı hiç farkedilmiyor. Ayrıca, İsveçliler tarçını çok sevdiklerinden, küçük tarçınlı kekler hemen hemen her yerde bulunabiliniyor. Ayrıca tarçınlı-zencefilli kurabiyelerden de çok var.


Ve meşhur Semla, yemeden dönmeyin..


Bir deee Viking şapkası almadan dönmeyiiin :-)

Yazılar ve Fotoğraflar; Okan Övet
İsveç'te Neler Yapılır?; İsveç Hakkında,

Pazar, Nisan 08, 2012

Krep Süzet Yapalım

Crêpe Suzette -Fransız krep
Yine birkaç tarifi karıştırıp kendime göre ideal krep süzet tarifimi buldum.
İki kişilik tarif; 4 yemek kaşığı unu bir yumurta ile yavaş yavaş çırparken içine azar azar yarım bardak süt ve çeyrek bardak su ekleyin bir çimdik tuz ekleyip sulu bir karışım elde edin. (Bir parça portakal ya da limon kabuğunu da hamura rendeleyebilirsiniz)
 
Karışımı 1-1,5 saat bekletin. Hafifçe yağladığınız krep tavasına kepçe ile azar azar koyup pembeleşinceye kadar pişirin. Tabağa alın.

Krepler bittikten sonra tavada bir kaşık tereyağı ile bir kaşık toz şekeri karamelize edin. Bir bardak portakal suyu, biraz portakal kabuğu veya limon kabuğu rendesi ekleyin. En son varsa portakal likörü koyun.(yarım çay bardağı kadar)Bu aşamada restoranlarda ateşe verip alevlenirirler tavayı...
Krepleri arkalı önlü bu karışımda ıslatıp dörde katlayın (ocak açıkken).

Sonra hepsini bir iki dakika suyunu çekene kadar pişirin ve tabağa alın.

Dondurma, taze meyve, reçel ne isterseniz beraber servis yapın. Afiyet olsun. Portakal yerine kayısılı ya da şeftalili de yapabilirsiniz.

Krep Süzet Tarifi,  Krep Süzet Yapalım...

Pazartesi, Nisan 02, 2012

Yaz Geliyoooooor! Elbise Dikelim :-)

İşte size yaz için tiril tiril ve rahat üç elbise modeli. Üçünü de kendim diktim.
Bu modelde evdeki fazla kumaşları kullanabilirsiniz. Uyumlu olsunlar yeter. Çok rahat bir model, üzerinizden çıkarmak istemeyeceksiniz.
Mangonun bir elbisesinden esinlendiğim bu modelde kalıba falan gerek yok. Giydiğiniz bir askılı bluzun üst kısmının ölçüsünü alın. Diğer kumaşları da kat kat büzgüler ekleyerek alt alta dikin. Araya, kumaş birleşme yerlerine renkli kurdeleler, düğmeler, pullar dikebilirsiniz.
İkinci modeli birkaç yıl önce gazetede Gülse Birsel'in üstünde görmüştüm. Yine evdeki benzer bir elbisemden basit bir kalıp çıkardım. Ama ortası beyaz keten kumaştan üzerine kaneviçe ile etamin gibi işledim. Motif size kalmış...
Yaka kenarlarını ve bel kısmındaki parçanın çiçekli kumaşla ek yerlerini de kırmızı renkli iple tığla yaptım. Yapması da giymesi de çok zevkli.
Son elbisemin dikişi diğerlerine göre biraz zor. Bunun gögüs ve sırt kısmı var. Burda Dergisinden aldığım bir model ama kendime göre uyarladım.  
Aslında klasik bir kesim. Büzgü çok ve en altta etek ucunda bir karışlık fırfırlı dikilmiş bir kumaş parçası daha var.
Kol oyuntularından gelen kalın bir şerit arkada birleşiyor.Üçgen şeklindeki açıklığı da kurdeleyle sırta ekledim. Gögüs altında da kalın bir şerit var.

yazlık elbiseler, elbise modelleri, elbise dikelim
En güzel elbise modelleri...Yazlık elbise modelleri...

Çarşamba, Mart 21, 2012

Başkan Babamızın Sonbaharı-Gabriel Garcia Marquez

Daha önce Marquez okumadıysanız bu kitaptan başlamayın ama eğer okuduysanız bunu kaçırmayın...
Böyle söylememin nedeni okunması biraz zor bir kitap oluşundandır. Çünkü Marquez ortalama 40-50 sayfada bir nokta kullanmıştır, cümleler virgüllerle veya noktalı virgüllerle birbirinden ayrılır. Bazen "bunu kim söyledi" diye onbeş satır önceden yine okumanız gerekebilir, ama akışa kaptırdığınızda tadına doyum olmaz kitaplardan biridir. Marquez'in okuduğum bu dördüncü kitabı ve her seferinde hayranlığımı tazeliyorum. "Yüzyıllık Yalnızlık" hala favorim ama :-)
Kitapta kaç yaşında olduğunu kimsenin bilmediği oldukça uzun yaşamış bir diktatörün acımasızlıkları ve zavallılıkları farklı kişilerin dilinden anlatılıyor. Marquez her zamanki gibi ustalığını göstermiş, sahneler gözünüzde canlanıyor, mizah, cinsellik, gerilim iç içe. Bazı öldürülme ve işkence sahnelerini öyle detaylı ama bir yandan da sıradan birşeymiş gibi anlatıyor ki şaşıp kalıyorsunuz.

Bu diktatörün bir de benzeri  vardır. Bir gün benzeri ölünce herkes diktatör öldü sanır, bazıları yas tutarken bazıları bayram olmuş gibi sevinir. O bulunduğu yerden bunları gözler ve ortaya çıkıp acımasızca katliamlar yapar. Öyle korku salmıştır ki düzenli olarak çekilen piyangolar -ne tesadüf ki- yıllardır hep bu diktatörün biletine çıkar, horoz dövüşünde hep onun horozları kazanır. Diğerleri kaybetmek için eğitilir zaten. Bu diktatörün hepsi yedi aylık doğmuş, farklı kadınlardan olan yüzlerce çocuğu vardır. Ama biri hariç diğerlerini çocuğu olarak kabul etmez.


Kitabın arka kapağından;
"Başkan Babamızın Sonbaharı", ölmek üzere olan, ama bir türlü ölmek bilmeyen, yaşama tutunmak adına ne cinayetler işleyip ne kanlar döken bir diktatörün öyküsüdür. Romanın karmaşık öyküsü, sözü edilen ülkedeki yaşamın karmaşıklığı ile atbaşı gider. Öyle ki, Başkan'la ilgili anılarını anlatanları, yalnızca bir noktalı virgül ayırır. Romanın sonunda yinelenen belli sahneleri birleştirerek, konuşanların yaşam öykülerini bütünleyebiliriz.

Başkan Babamızın Sonbaharı, Gabriel Garcia Marquez,Çev:Tomris Uyar, Can Yayınları

Perşembe, Mart 15, 2012

Bahçeşehir'de İki Güzel Mekan

Yapılan bir araştırmaya göre insanların çoğu şimdiki işini bırakıp ya bir kafe ya  da restoran açmak istiyormuş (ülkemizde  açılan kafelerin sadece %5'i ayakta kalabiliyor bu arada), ya da bir sahil kasabasına taşınıp, bahçe ekip-biçmek istiyorlarmış...:-)
İşte "Le Pain Quotidien" yani taze günlük ekmek, insanın içinde 'burası benim olsa' hissi uyandıran bir yer. İstanbul'da başka şubeleri de var, şimdi Bahçeşhir'de Akbatı'da açıldı..Aslında burası fırın zinciri ama sadece fırın demek zor. Uzun masaların etrafında, rahat bir ortamda kahvaltınızı yapın, öğle ya da akşam yemeğinizi yiyin diye tasarlanmış aynı zamanda. Çalışanları çok samimi ve düşünceli insanlar. Bu da günümüzde az bulunan bir özellik.



Le Pain, Belçikalı bir şefin işletmesi olarak açılmış. Burada organik ekmekler, tartine ve muffin çeşitleri, çorba, salata ve makarnalar, kahve ve çay çeşitleri vb. var. Kahvenin kulpsuz ve kocaman fincanda verilmesi de ayrıca hoşuma gitti. 'Bademli mereng' ve 'çikolata mus bomba' güzeldi.
 
Diğer yeni mekan ise Tein Cafe. 





















Burada herşey satılık. (Sahibinin demlik koleksiyonu hariç.) Bu aralar herşeyin satılık olduğu mekanlar moda. Burası da gerçekten rahat bir ortam. Yakınından geçerseniz tavsiye ederim.

Cumartesi, Mart 10, 2012

Nicholas Nixon, Brown Kardeşler

35 yıl süren bir çalışma...
Fotoğraf sanatçısı Nicholas Nixon 35 yıl boyunca her yıl 4 kız kardeşin fotoğrafını çekerek sonunda bunları bir sergide topluyor. (Kadınlardan biri sanatçının eşi.)
1975'den 2008'e...




Bu çalışmayı görür görmez "Smoke" filmini hatırladım. Paul Auster’ın bir hikayesinden çekilen filmde Harvey Keitel her sabah aynı saatte dükkanının önüne koyduğu tripotla aynı açıdan bir fotoğraf çekip onu albüme yerleştiriyordu.
Aynı çalışmayı Arjantinli bir aile de yapmıştı. Karı koca vesikalık fotoğraflarını çekiyorlar her yıl, yıllar içinde bunlara üç erkek çocuk ekleniyor. 35 yılın fotoğraflarına baktığınızda minicik çocukların yetişkin birer erkek olduklarına şahit oluyorsunuz. Tabi anne-babanın da yaşlandığına.
Zaman geçiyor...insan yaşlanıyor...

Pazar, Şubat 19, 2012

Mutfak tüyoları


Benim mutfağımda işlerimi kolaylaştıran birkaç detayı sizinle paylaşmak istiyorum. Faydası olursa sevinirim...
1-Kuru fasulye, nohut veya yaptığınız herhangi bir sulu yemeğin suyunun kendi halinde yani duru olduğunu gördüğünüzde hemen içinden bir kepçe alıp bir kasede blendırdan geçirip ya da çatalla ezip tekrar içine boşatın ve karıştırın.
2-Yağlı kağıt yani parşömen kağıdı tepsinin köşelerine hiç denk gelmez, ya da yuvarlak kalıba bir türlü oturtamazsınız ya işte bunun için kağıdı elinizle buruşturup musluğun altına tutup iyice ıslatın ve sıkın. Elastik kumaş gibi olur, istediğiniz şekil tepsi veya kalıba kolayca yayıp sonra yağlayın.
3-Et veya sebze suyunu hazırladıktan sonra bölmeli buz poşetlerine koyup derin dondurucuda saklayın. Kullanacağınız zaman istediğiniz kadarını poşetten çıkarıp kullanın.

4-Makarnanın suyunu aynı gün yapacağınız çorbanızda kullanabilirsiniz. Aynı zamanda besleyici de.
5-Nar gibi kızarmış, ağızda dağılan tavuk istiyorsanız; tuzla ovduğunuz bütün bir tavuğu kapaklı çelik tencereye koyun, üzerine bir limon sıkın, kapağını kapatın, önce orta sonra kısık ateşte ağır ağır pişirin.Hiç su ve yağ.koymanıza gerek yok. Bir ara tavuğu çevirin. Limonun ekşiliği kalmıyor. Ayrıca pişmesine yakın bir soğanı dilimleyip içine atın beraber pişsinler. Soğan da çok lezzet verir.
6-Buzdolabınızda hoşa gitmeyen koku varsa ya karbonatlı su ile içini silin ya da içine bir çay tabağı ile bir kaşık kahve koyun, birkaç gün bekleyin kokuyu alacaktır.
7-Bulaşık süngerini mikrodalgada 15 saniye tutun üzerindeki bakteriler ölecektir.
8-Tereyağını oda ısısında yumuşatıp içine kekik, ince çekilmiş biberiye veya kişniş (ya da kavrulmuş susam, çörekotu da olur, zevkinize göre çeşitlendirin) ekleyip karıştırın streçin üzerine yayıp rulo haline getirin ve buzdolabında bekletin. İstediğinizde çıkarıp dilim dilim kesin ve kullanın. Kahvaltıda veya çorbanın yanına sıcak ekmekle çok iyi gidiyor.
9-Vişne, siyah erik, ananas gibi meyveleri blendırda iyice püre haline getirip (ya da nar, portakal, taze naneli limon suyunu veya limon kabuğunu) buz poşetine ya da buz kalıbına koyun. Lazım olduğunda buzluktan çıkarıp meyve suyunuza,sodanıza veya meyve kokteyline eklersiniz.
10-Artan kek ve kurabiyelerinizi hemen tüketmek zorunda değilsiniz. Kapaklı bir kapta derin dondurucuya koyun. Kullanmadan 2 saat önce çıkarmanız yeterli.
11-Soğan ve sarmısağın kesme tahtası ayrı olursa kokusu diğer yiyeceklere bulaşmaz. Hatta küçük cam kesme tahtaları bu iş için ideal bence. Sarmısağı çürümeden saklamak için (eğer yağını da kullanmayacaksam) yağın içinde bekletmeyi sevmiyorum, onun yerine soyup, küçük plastik bir kapta ya da kilitli buzdolabı poşetinde derin dondurucuya koymayı tercih ediyorum.
12- Soğanı kesmeden önce 4-5 dk buzlukta tutun, çıkardıktan hemen sonra çok keskin bir bıçakla kesin böylece gözleriniz yaşarmaz.
13-Bayatlamış ya da kurumuş ekmeği nemli bir beze sarıp mikrodalgada ısıtın taptaze olacaktır.
14-Arada bir mutfak tezgahınızı karbonat  ve 2-3 damla limonla ovun. Kimyasal olmadan hijyen sağlarsınız.
15-Bulaşık makinesine parlatıcı koymam ama arada bir parlatıcı gözüne sirke koyarım. Bazen üst sepete kesik tarafı aşağı gelecek şekilde kullanılmış limon koyarım. Hem makinenin içi güzel kokuyor hem de bulaşıklar parlıyor.
16-İki-üç dilim kekiniz mi kaldı ya da bir kaç tatlı kurabiye veya kek kabarmadı, atmayın sakın. Robottan geçirip iyice unufak edin. İçine kuru üzüm, tarçın, haşlanmış renelenmiş bir havuç, biraz eritilmiş çikolata, ceviz ya da fındık parçaları ve portakal kabuğu rendesi koyun (bunların hepsi olmasa da olur, zevkinize göre çeşitlendirin). Yoğurun, ufak toplar yapıp kakao veya hindistan cevizinin içinde yuvarlayın.Ya da milföy hamurunu sarıp dilim dilim yapıp fırında az pişirin. (Pastaneler kalan kekleri ne yapıyor sanıyorsunuz? :-)

17-Fırında kremalı patates yaparken patatesleri 10 dk tuzlu suda haşlayıp öyle koyun krema ile fırına. Ayrıca haşlama suyuna küçük bir diş sarmısak atarsanız daha lezzetli olur.
Aklıma ilk gelenler bunlar, işinize yaraması dileğimle :-)
kabarık kekli, tane tane pilavlı, hoş sohbetli, yoğun telveli, ağız tadlı günler dilerim.

Cuma, Şubat 10, 2012

Georges Perec, Şeyler

Yüz sayfalık ince bir kitap ama üzerinde düşünülecek-açılacak parantezlerle ve yazılacak yüzlerce yorum sayfasıyla- oldukça"kalın" bir kitap.
Hayatımızdaki şeyler... Bizim için birer araç mı yoksa amaç mı?Onlar için mi yaşıyoruz yoksa onlarla hayatımızı mı kolaylaştırıyoruz?
Pek çok insan rahat yaşamak ister, aradığı herşey elinin altında olsun cebinde harcamak isteyeceği kadar para olsun ister sanırım. İmkansızlıklar içinde yoklukla mücadele etmek istemeyiz. Para hayatımızın her yerinde. Ama para ne işe yarar? Satın aldığımız şeylerin kölesi olmaya mı?

Hayatımızı saran pek çok eşya var. (Günün birinde çok sade yaşamaktan bahsederiz, belki bir köy evinde, ama bunu kaç kişi başarabilir?) Bence bir eşyanın varlığı ile mutlu olmak, alttan alta ona sahip olduğun için gururlanmak, çaktırmadan markası ya da fiyatından dem vurmak başka, o eşyayı-nesneyi sadece hayatını kolaylaştırdığı için, estetik bulduğun için, tadını beğendiğin için almak ve kullanmak başka şey. Mesela ihtiyacın yokken, sırf herkeste var diye, moda diye, pahallı ya da marka diye bir ayakkabı almak ve bunu kullanırken  başkalarına göstermekten ince bir zevk almak gibi.

Bir yerde okumuştum "istikbal showroomundaymış gibi evler" tabirini. Evlenen gençlerin mecburmuş gibi yatak-yemek-oturma odası takımını, en ince ayrıntısına kadar yemek,kahvaltı,nevresim, bardak vs. takımlarını alıp, belki de çoğunu kullanmayacakları şeylerle evlerini doldurmaları, sürekli şu bunu almış, şurda ucuzaymış şekli muhabbetler, belki ömründe 3 kez kulanılacak misafir takımları, hiç kullanılmayack malibu bardakları (:-) ...Bunun için aylarca çalışır, maaşının iki katı fiyatına kameralı bilmem neli cep telefonu alır iki yıl taksidini öder. Ya da biraz daha iyi kazananlar, ünlülerin gittiği mekanlara takılma, onlar gibi giyinmeye ya da onların dergilerde çıkan evleri gibi evlere ve mobilyalara sahip olmaya çalışırlar. Perec'nin dediği gibi "çantasında bir saat metro bileti ararken bilmem kaç dolarlık ipek gömlek giyerler, evinde soslu bir tavuk yapamazken, son derece zevksiz beslenirken pahalı restoranlara sanki hep oralarda yaşıyormuşçasına giderler ve bundan mutlu olup kendilerini kandırırlar"
"...Zengin olmayı isterlerdi. Zengin olmayı bileceklerini sanıyorlardı. Zengin insanlar gibi giyinmeyi, gülümsemeyi, bakmayı bilecelerdi..." syf.15

Hiç unutmuyorum bir arkadaşım evlenmeden önce o kadar çok şey almıştı ki evlenirken "evini dizdiğinde" bazı şeylerin aynısından iki tane aldığını ya da bir eve bir tane gerekecek şeyden farklı renk ve modellerde bir kaç tane aldığını ve bunların da çoğunun birbiri ile uyumsuz olduğunu farkedip koliyle dolaba kaldırmış ya da birilerine hediye vermişti. Aynı arkadaşım ben evlenirken salona vitrin ya da orta sehpası almayışıma çok şaşırmıştı. Kullanmayacağım şeyi neden alayım?
Yaşadığımız ülkenin ekonomik durumunun güvenilmezliği ve emekliliğinde rahat etme arzusu yüzünden "bir evim olsun" diye çalışıp bazı şeylerden ödün vermeyi anlarım, ama başka hiçir eşya hayatımızda vazgeçilmez ve çok gerekli olmamalı.
Bakın romandan pek bahsetmeme gerek kalmadı. Son zamanlarda ara ara düşündüğüm bir konuydu bu zaten. Paylaşayım istedim. Konuyu anlamışsınızdır böylece, ve kitabı çok beğendiğimi :-)
 Romanda genç bir çift Jerome'la Sylvie, özgürlüklerinden hiç ödün vermeden herşeye sahip olmayı düşlerler. Oysa öğrencilikten çıkıp daracık odalardan, "bir pantolon, bir kazak"tan, kötü yemekhane yemeklerinden kurtulmanın ve düşledikleri yaşama ulaşmanın bir bedeli vardır. Nesnelerle örülü yaşam giderek daha da ulaşılmaz bir imgeye dönüşür...


Georges Perec, (1936-1982). Fransız sosyolog ve edebiyatçıdır. II.Dünya Savaşı'nda henüz 3 yaşındayken babasını kaybetti. Annesinin Auschwitz kampında öldüğü öğrenildi. Akrabaları tarafından büyütüldü. İlk romanı Les Choses 1965'de yayınlandı. Yirmiye yakın kitap yazdı. 1969'da yayınlanan La Disparition (Kayboluş) adlı romanını hiç E harfi kullanmadan yazdı.
Georges Perec, Şeyler, Çev:Sevgi Tamgüç, Metis Yayınları, 4. basım.