Pazartesi, Mart 29, 2010

Aslan Asker Şvayk, Yaroslav Haşek

Taşlama türündeki mizah romanı. Bu tür kitapların içinde okuduklarımdan en iyisi diyebilirim.
Birinci Dünya Savaşı'nda Almanların Çekoslavakya'yı işgali ve gelişen olaylar anlatılır. Tiyatroya da uyarlanmıştır.
Adı geçen kişi yani Şvayk askere alınır. Olaylar böyle başlar. Aslında yazar romanda çok zor birşeyi başarmış bence; savaş gibi acımasız ve ürkütücü bir gerçekten bile alay edilebilecek, gülünebilecek mizahi öğeler çıkarılabilmiş.
Şvayk'ın dünya tarihinin en unutulmaz karakterlerinden olduğu söylenir. Şvayk'ın çok mu zeki yoksa çok mu aptal olduğunu anlayamazsınız roman boyunca. Bazen çok matıklı şeyler söyler ya da yapar bazen de hiç beklemediğiniz ahmakça bir şey. Hatta kitapta şöyle der; “ahmaklığı heyet raporuyla resmiyet” kazanmış biri. Şundan emin olursunuz sadece, Şvayk savaşa karşıdır. Kitap yayınlandığı dönemde Avrupa'da savaş karşıtları arasında hızla yayılmış ve çok popüler olmuş.
Kitabın başında çevirmen Celâl Üster’in, yazar Yaroslav Haşek ile ilgili çok güzel bir yazısı var. Burada Üster, Franz Kafka ile Haşek’i karşılaştırmış. Tek ortak noktaları aynı yıllarda Prag’da yaşamış olmalarıdır. Üster şunları söylemiş“... Kafka’yla Haşek’in yazdıkları, anlattıkları, anlatımları birbirine hiç benzemiyor. Ama gene de, eskiden beri, aralarında açıklanması zor bir bağ olduğunu düşünmüşümdür. İkisi de aynı yıllarda Prag’da yaşadıklarına göre, birbirlerinden habersiz, belki birkaç kez birbirlerinin yanından geçmişlerdir, diye geçirmişimdir içimden ....bu iki Praglının yüzyıl başı Orta Avrupa’sındaki toplumsal yaşamın boğuculuğu, katlanılmazlığı, devlet ve bürokrasi aygıtının eziciliği karşısında ortak bir yazgıyı paylaştıklarını duyumsamaktan alamamışımdır kendimi.”
Roman ordu, savaş, devlet, askerlik gibi kavramları okuyucuya sorgulatıyor.
Şvayk'ın sık sık anlattığı küçük hikayeler de kitaba ayrı bir renk katıyor.
Yazar romanı 1921'de yazmış ve 1923'de henüz 40 yaşındayken vefat etmiştir.



 
"...Asker dediğin, üstünü kalabalığın içinde bile hemen seçmeli ve görevlerini yerine getirmekten başka birşey düşünmemeliydi. Savaş meydanında vurulan bir asker, son nefesini verirken bile komutanını selâmlamalıydı.”

Romanı ülkemizde tiyatroya uyarlayan ve yöneten Genco Erkal'dır. Afişi aşağıda.
  • Eserin Bertolt Brecht tarafından İkinci Dünya Savaşı’na uyarlanan versiyonu, hem mizahî tiyatroda, hem de Brecht tiyatroculuğunda bir dönüm noktası sayılıyor.

Yaroslav Haşek, 1883’te Prag’da bir matematik öğretmeninin oğlu olarak dünyaya geldi. Babası genç yaşta ölen Haşek, Ticaret Okulu’nda okuduktan sonra bankada çalıştı, ama çok geçmeden özgür ve gezginci bir yaşamı seçti, Orta ve Doğu Avrupa’yı baştan başa dolaştı. Kendini köprüden atarak intihar girişiminde bulunduktan sonra bir süre akıl hastanesinde yattı. Daha sonra gazetecilik yaptı, gece kulüpleri ve meyhanelerde gösterilere çıktı ve öyküler yazdı. Birinci Dünya Savaşı patlak vermeden, 16 öykü kitabı yayınlanmış bulunuyordu. 1915’te askere alındı, Doğu Cephesi’nde tutsak düştü, birkaç yıl Rusya’daki kamplarda kaldı. Salıverildikten sonra Bolşeviklere katıldı, 5. Ordu’da siyasî komiserlik yaptı. Ülkesine döndüğünde, başyapıtı Aslan Asker Şvayk’ı yazmaya başladı. Gelmiş geçmiş savaş karşıtı yapıtların en büyüklerinden biri sayılan Aslan Asker Şvayk’ı altı ciltte tamamlamayı tasarlamıştı, ancak 1923’te Lipnitse kentinde öldüğünde yalnızca dört cildini yazmış bulunuyordu.


Aslan Asker Şvayk, Yaroslav Haşek, Çev.Celal Üster, 2 cilt, Can Yayınları, 2006 (Resimler Yozef Lada)
Çekçe olan kitabın orijinal adı Osudy dobrého vojáka Švejka za světové války (İyi Asker Şvayk'ın I. Dünya Savaşı'ndaki Kaçınılmaz Maceraları)

Cuma, Mart 26, 2010

Taş malzemeden neler yapılmaz ki?

Ev dekorasyonunda doğal malzemeleri çok seviyorum. Tabiki ahşap ve taş bunların başında geliyor. Hem  doğal ışığı çok güzel gösteriyorlar hem de yumuşak bir görüntü sağlıyorlar.
Yukarıdaki iri çakıl taşlarını bu yaz sahilden toplamıştım. Değişik birkaç fikrim var bunlar için. Karar veremedim. Şimdilik sadece üst üste duruyorlar.
İşte taşın kullanılabileceği yerelere birkaç örnek...

Büyük kaya bloğu düzgünce oyularak küvet yapılmış.
Taş kapı tokmakları bence çok iyi bir fikir.

Taş küvet olur da lavabo olmaz mı? İç kısmı cilalanmış.

Hatta evin tamamı bile taştan yapılabilir :-)

Küçük taş görünmülü ama yumuşacık halıya ne dersiniz?

Bu çakıl taşlarından yapılmış mumluğu kendiniz de yapabilirsiniz.


Taş görünümlü değişik boylardaki yastıklar da çok iyi fikir.

Çarşamba, Mart 24, 2010

Batıl inançların Nedenleri

Kimbilir kaç kere "bugün tersinden kalktın galiba?" sözünü duydunuz ya da kaç kere merdiven altından geçmek yerine yanından dolaştınız.
Kara kedi geçtiğinde önünüzden, hiç tedirgin oldunuz mu? Aynanın kırılmasını veya 13 sayısını ne kadar ciddiye alırsınız? Ya da üç kere tahtaya vuranlar size garip geliyor mu?

Neden nazar boncuğu takarız?Neden başımızdaki felaketlerin gitmesi için kurşun döktürürüz?

Objeleri, günleri, sayıları, hayvanları, davranışları uğurlu ya da uğursuz saymaya götüren inanç nereden geliyor?

Ortaçağ Avrupası'nda kırsal kesimde insanların günü böyle olaylarla karşılaştıklarında ne yapacaklarını düşünmekle geçermiş. İnsanlar her çağda eski yüzyıldan kalma inançları nedenini bilmeden önemserlermiş. Böyle inançlar, insanların yaşamı boyunca endişe ve korkularının dışa vurumu olarak değerlendirilebilir. Yaşanan aksiliklerin tekrar etmesi endişesi belkide insanları buna iter. Tüm inançlar bir şeyden doğmuştur. Büyücülük ve falcılığın daha yoğun olduğu ilkel dinlerden günümüze değişe değişe gelmiştir.

Bazı batıl inançlar ve nedenleri:
-Biri hapşırınca neden çok yaşa deriz?
MS.150 yılı ve sonrasında Roma'da yaşanan bir salgın hastalığın belirtisi hapşırıkmış. Genelde bu hastalığa kapılan insanlar hapşıra hapşıra ölüyormuş. Bu hastalığın en etkili ilaçlarından birinin "çok yaşa" demek olduğu inancı böyle başlamış.
-Evin içinde şemsiye açmak uğursuzluk getirir.
Şemsiye 'şems' yani Farsça güneş sözünden gelir. (İngilizcede umbrella, Latince 'gölge' anlamındaki 'umbra'dan gelir.) İlk şemsiye yağmurdan değil güneşten korunmak için yapılmıştır. Güneşle bu ilişkisi yüzünden şemsiyeyi gölgede açmak günah sayılırdı.

-13 sayısı neden uğursuzdur?
Eski çağlardan beri on üçüncü tanrıların korkunç ölümlerinden ve İsa'nın Son Yemeğindeki on üçüncü konuktan ötürü, on üç sayısı uğursuz sayılmıştır.(Londra'daki Carlton Oteli'nin 13.katı yoktur. Kat numaralarında on üç atlanmıştır.)

-Tahtaya vurmak.
Tahta ile ilgili inançları İsa'nın tahta çarmıha gerilmesine bağlayanlar vardır. Başka bir inanışa göre ise toprağın sunduğu şeylere dokunmak kötülüğü alıp toprağa yollamayı sağlayacaktır.

-Sabahleyin sağ taraftan kalkmak.
Eski çağlarda solaklık normal sayılmazdı. Sol elle beraber sol ayak da pek matah değildi. Bu nedenle yataktan sol taraftan kalkmak kötü şans getirirdi.

Hollandalı ressam Pieter Brueghel, Mavi Pelerin adlı aşağıdaki tablosunda, bazı inanç ve atasözlerini resmetmiştir. (resimde eşine mavi pelerin giydiren bir bayan var. Tablonun adı oradan geliyor.)

Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini, Louis de Bernières

Kitap için, kısaca İkinci dünya savaşı yıllarında yaşanan bir aşk hikayesi diyebiliriz.

Yüzbaşı Corelli Yunan adası Kefalonya'ya görevli olarak gider. Dr. Yaris denilen bir adamın evinde kalmaya başlar. Dr. Yaris’in kızı Pelega, Mandras adlı bir balıkçı ile nişanlanır. Nişanlısının savaşa gitmesinden sonra Pelega uzun bir süre ondan mektup alamaz ve bir süre sonra evlerinde kalan Yüzbaşı’ya aşık olur. 
Olaylar böyle gelişir. Devamını yazmayayım. Ama çok keyifli bir kitap olduğunu  söyleyebilirim. O kadar yalın bir şekilde veriyor ki bazı duyguları başka söze gerek kalmıyor. Yazarın ince mizahına, hayat dolu şiiresel anlatımına hayran kalırsınız. Mussolini ve Hitler'e de dokunmadan geçemiyor.
..."Bir kez bana sormuştun, Yunanlılar neden kızınca gülümsüyorlar, diye. Sana bir şey diyeyim mi, delikanlı? Her Yunanlının, ister erkek, ister kadın, ister çocuk olsun, içinde iki Yunanlı vadır. Onlar da bizim bir parçamızdır. Hepimiz şiir yazarız, her birimiz kendinin her şeyi bildiğini sanır. Hepimiz yabancılara konukseverlik gösteririz. Hepimizin nostalji duyduğu bir şey vardır. Analarımız yetişkin oğullarına bebek muamelesi yaparlar. Oğullarımız analarını kutsal sayar, karılarını döverler. Hepimiz yalnız kalmaktan nefret ederiz. Bir yabancı gördük mü, onunla aramızda akrabalık bağları bulmaya çalışırız. Hepimiz iri iri laflar etmeye, lügat paralamaya bayılırız. Hepimiz akşam gezintilerine çıkar, çitlerin üzerinden evleri, bahçeleri gözetleriz. Hepimiz en iyilerle eşit olduğumuza inanırız. Anlıyor musun?"...syf.295 (Türklerle benzeyen yönü çok değil mi?)
...ne halt edeceğini bilemeyecek kadar sıkı terbiye görmüştü...(bu söze bayıldım, bu durum başka nasıl açıklanabilir ki?)

De Bernieres kitabıyla ilgili olarak şöyle diyor: "Okuyucuya şunu bildirmek isterim ki, bu kitap savaş hakkında değildir. Aşk hakkında da değildir. Dostluk hakkında değildir. Bütün bunlar bence sıkıcı şeyler. Bu kitap balıklar ve balıkların savaşı nasıl anladığının tarihi üstünedir." (Virgül, Sayı:32)

Bernieres için "İngiltere'nin, Gabriel Garcia Marquez'e yanıtı" denir. Ben de aralarında biraz benzerlik olduğunu düşünüyorum. Yani iki yazarın mizah anlayışları ve bazen kabullenmesi zor gerçekleri sarsıcı ve dolambaçsız bir şekilde söylemeleri benzeşiyor.



Yazarın diğer bir kitabı da Bay Vivo ve Kokain Kralı'dır. Kapağı kadar renkli bir roman olduğunu söyleyebilirim.
 Felsefe öğretmeni Dionisio Vivo'nun bir süredir kapısına korkunç şekilde katledilmiş cesetler bırakılmaktadır.
Vivo'nun yakın dostu ve kentteki namuslu birkaç polisten biri olan Ramon için bunların tek sorumlusu vardır; kokain kralı. Bay Vivo ve kokain kralı arasında geçen hesaplaşmalar ve gelişen olaylar anlatılır.
...Bir haftadır herkes yatağının ya da hamağının başucunda bir kap dolusu suyla uyuyordu, çünkü herkesin bildiği gibi kötü ruhlar tıpkı şeker ya da tuz gibi suda erir. Ama asıl sorun bu suyun sabahleyin kimse görmeden kapının önüne dökülmesidir. Bu konuda tam bir keşmekeş yaşanıyordu. ...  Bu yüzden her sabah insanlar kapı aralıklarından başlarını uzatıp geri çekerken saatler geçiyor ve sinirler geriliyordu. Önce birbirlerine bağırıp çağırmaya başladılar, sonra Fransesca'nın sabrı taştı ve kötü ruhlarla dolu su kabını kendisini gören Peder Garcia'nın başından aşağı boşalttı. Adam hemen kiliseye gidip zararlı etkilerden kurtulmak için kendi kendini kutsamak zorunda kaldı....syf.101

...Oğullarının bir gün aptalca fikirlerinden vazgeçip yetişkin olacağını bilen ve sabır gösteren babaların bakışıyla süzdüler birbirlerini..syf.241 (bu durumu gözünüzde canlandırın bir :-)

Kitap hakkında katıldığım bazı görüşler;
"Heyecan dolu, duru bir dille yazılmış, çılgın espriler, işkenceler ve yürek parçalayan sahnelerle bezenmiş... unutulmaz titreşimlerle dolu taşlamalı ve harika bir kitap." Scotland on Sunday
"Fevkalade muzip ve dehşetli... eğlenceli... Son cümlesine dek alaycı. Bay Vivo cesareti, zekası ve ironisiyle insanın başını döndürüyor." Miami Herald
 "İlginç karakterleri, zengin anlatımı ve okurları derin düşüncelere sürükleyen renkli tasvirleriyle fazlasıyla orijinal bir kitap. Hayali suçlamalarla kokain ticaretinin insan yaşamında nelere mal olduğunu gösteren eğlendirici, ürkütücü ve tamamıyla akla yakın bir eser." New York Times.

Commonwealth En İyi Kitap ödülü almıştır.


Louis de Bernières -İngiliz yazar

1954 yılında Londra'da doğdu. Manchester Üniversitesi'nde öğrenim gördü. Kolombiya'da öğretmenlik, sığır çobanlığı, bahçıvanlık ve araba tamirciliği yaptı. Halen Londra'da yaşayan Bernières, Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini kitabıyla 1995 yılında Commonwealth Writers Ödülü'nü aldı. 1993'te Granta Dergisi tarafından "En İyi 20 Genç İngiliz Romancısı" ödülüne layık görülen Bernières'in Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini adlı romanı Avrupa'da, deyim yerindeyse bir fenomen oldu. Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini, Hollywood tarafından filme alındı.

Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini,Çeviren; Sevgi Sanlı-Özden Arıkan,2004, Yapı Kredi Yayınları
Bay Vivo ve Kokain Kralı, Çev:Bülent O.Doğan, 2006, Altın Kitaplar

Cumartesi, Mart 20, 2010

Şaraba dair...

Tüm çağların en çok tüketilen içkisidir.
"Sadece su içenin gizleyecek bir sıırrı vardır." Charles Baudeleaire

Mitolojiye göre üzüm ve şarap tanrısı Dionysos'tur. Şarap Zeus tarafından tanrılara hayat veren içecek olarak nitelendirilmiştir.
Dionysos şarap içmenin ölçüsünü de vermiştir; üç kadeh içilmesini tavsiye eder. Birincisi sağlık, ikincisi aşk ve zevk, üçüncüsü uyku içindir. (Dördüncüden sonrası şiddete yol açar)
Antik çağda şarabın popüler olmasının önemli  bir nedeni vardır. İçerdiği alkolden dolayı antibakteriyeldir ve o zamanlar suya göre daha güvenlirdir.
-Evliya Çelebi Viyana'da izlediği bir beyin ameliyatında beyin dokularının şarapla tenmizlendiğini yazmıştır.
Can bir şaraptır
İnsan onun testisi
Beden bir ney gibidir
Kan o neyin sesi
Ömer Hayyam

Şarap nasıl yapılır?
Şarap yapmak için üzümler toplanıp ezildikten sonra, maya (üzümde doğal olarak bulunur) üzüm suyundaki şeker ile birleşir ve aşamalı olarak bu şekeri tüketerek alkole dönüşür. Mayanın işlemi tamamlandığında üzüm suyu şaraba dönüşür.

Şaraplık üzüm çeşitleri:

Cabernet Sauvignon: Dünyanın en ünlü şaraplık üzümüdür. Kırmızının kralı diye bilinir. Fransa Bordeaux ve ABD Kaliforniya, İtalya Toscana'da iyi örnekleri vardır.
Carignan: Kökeni İspanya'dır. Ülkemizde Ege'de yetişir. Şarapları genelde acımsı ve asitlidir.
Merlot: Fransız kökenli bu üzüm az taneli meyvemsidir.
Pinot Noir: Fransa'da popüler ama yetişmesi en zor üzüm çeşitlerindendir.

Yerli Üzümlerimiz:
Anadolu toprakları dünyanın en eski şarap üretiminin yapıldığı yerlerdendir.
Boğazkere: Kalın kabukludur. Genelde Diyarbakır ve Elazığ'da yetişir.
Çalkarası: Denizli Çal bölgesinde yetişir.
Kalecik Karası: Orta Anadolu'nun en kaliteli şaraplık üzümüdür. Ankara, Kırıkkale, Kalecik çevresinde yetişir.
Papazkarası: Trakya Kırklareli'de yetişir.
Öküzgözü: Elazığ, Tunceli ve Malatya civarında yetişir. Az alkollü, aromalı şaraplar üretilir.
Bunların dışında Misket, Sultaniye, Narince beyaz şaraplık üzümlerimizdir.
Dünyada ünlü şarap bölgeleri; Fransa, İspanya, İtalya, ABD, Portekiz ve Güney Afrika'dadır.

Kırmızı şarapla ne yenir?
Orta pişmiş ızgara, kırmızı etler, kremalı makarnalar, biberli baharatlı et yemekleri, somon.
Beyaz şarapla ne yenir?
Yemek başlangıçları, salatalar, balık ve deniz mahsulleri, ızgara tavuk.

Bağbozumu ne zaman olur?
Her yıl Ağustos ayının ikinci yarısı ile Eylül ayının ilk iki haftası bağbozumu zamanıdır. Şenlik havasında geçen bu dönemde üzümler toplanır, temizlenip salkım halinde şaraphaneye götürülür. Bir çok üretici bu dönemde tur düzenler.




  • Kapağı açılmış şarap üç gün içilebilirliliğini korur.
  • Sadece bazı şaraplar yıllanmaya elverişlidir.(yıllanmaya müsait şaraplar genelde mahzende, türüne göre 12-20 derece arası bir ısıda, yatık vaziyette saklanır. Işıksız ve titreşimsiz bir ortam gerekir.
  • Beyaz şaraplar 7-10 derece kırmızı şaraplar 15-17 derece civarında servis edilmelidir.

-Şarap Hıristiyanlar için önemlidir. İsa'nın ve havarilerinin yediği son akşam yemeğinin anlıldığı Kudas Ayini sırasında şarapla birlikte ekmeği kutsarlar.

Edebiyatta şarap...
Mecazi anlamda kullanılır. Kırmızı rengi dolayısıyla sevgilinin dudağı, âşığın kanlı göz yaşıdır. Kadehi andıran biçimiyle lale, kırmızı rengiyle gül de şaraptır. Edebi eserlerde şarabın diğer bir adı da mey dir.


En güzel şarap filimleri hangileridir?

Kasabanın Sırrı (1969)-The Secret Of Santa Vittoria (Film, 2. Dünya Savaşı yıllarında İtalya'nın bir köyünde bir milyon şarap şişesinin Nazilerden saklanması mücadelesini anlatır.)


Fransız Öpücüğü (1995) (Bu filmdeki en çarpıcı sahnelerden biri içilen şarabın tadının kelimelere döküldüğü andır. Geneli romantik komedidir.)


Sideways (2004) (Şarap sevmeyene bile "olsa da içsek" dedirtecek türde bir film. Yeni boşanmış ve alışma sorunu yaşayan Miles’ın, şaraplar ve şarap karışımları konusunda kitap yazmaya karar verip Santa Ynez vadisindeki üzüm bağlarına yolculuk kararıyla başlar.)

İyi Bir Yıl (2006) (Burnu havada bir borsacı amcasından kendisine Provence'de bir ev ve bilmem kaç dönüm bağ kaldığını öğrenir. Sonra olaylar gelişir. Film bence güzel değildi ama evin ve bağın olduğu her sahne görülmeye değerdi. Sadece bunun için bile izlenir.)
Bulutların Ötesinde (1995) A Walk in the Clouds (Film baştan sona bir bağ evinde geçiyor ve şarap yapım sahneleri var.)


-Şarap şişelerinin mantarı en çok Portekiz'de üretilir.
Ortalama bir mantar ağacı 4000 şişe için yeterli mantar üretir.

Değişik karaf modelleri...




















bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
seher yeli, eser yırtar eteğini gülün
güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
kimse bilmez, kimse bilmez..
Mehmet Güreli'nin şarkısından

Cuma, Mart 19, 2010

Dalyan ve Saklıkent Tatili


Fethiye veya Ölüdeniz'de bir yerde konaklayarak bir haftanızı burada geçirmenizi tavsiye ederim. (Tabi gezmekten hoşlananlara.) Çevrede o kadar güzel gezilecek yer var ki.
Örneğin bunlardan biri Dalyan deltası;

Dalyan'a kadar gidip de deltada tekne turu yapmamak olmaz.
Bu deltada kendimi dev bir labirentte gibi hissettim. Tekne sazlıkların arasından 35-40 dakikalık bir turla süzülerek yol aldı. Kaptanın nasıl bu labirenti ezbere geçtiğini hayretle izledim.
180 çeşit kuş türünün yaşadığı sazlığa dünyanın pek çok yerinden gözlemciler kuşları görmek için geliyormuş.
Su çok duru ve temizdi.

Nehrin kıyısında ara ara bar, restoran, cafe gibi yerler görebilirsiniz. (deltanın içlerine girmeden önce) Bunlar küçük, bahçeli ve çevreyle uyum içinde. (Biz tekne turuna çıkmadan önce bunlardan birinde oturup nefis bir balık yemiştik. )


Kaunos'a varmadan önce sağda meşhur çamur banyosu alanları vardı. Teknemiz burada biraz mola verdi. Önce, içinde kükürt başta olmak üzere pek çok yararlı şey barındıran çamur banyosuna girdik. Her yerimizi bu sıcak çamurla sıvadık. Sonra çimlerin üsütünde durup kurumayı bekledik. Manzara gülünçtü. Her yerde çamura bulanmış ve yarı kuruyup buruşmaya başlamış insanlar vardı. İyice kuruyunca açıktaki duşlarda çamuru yıkadık. Sonra da sıcak ve çok çok kötü kokulu sülfür havuzuna girdik. Burası gerçekten lağıma benzer kokuyor. Ama içindeki sülfürden dolayı çok faydalıymış.

Tekne ile yolumuza devam ederken sağda Kaunos kaya mezarlarını gördük. Kaunos Köyceğiz sınırları içinde. Antik çağda liman kentiymiş.
3000 yıldır ayakta duran bu ihtişamlı görüntü karşında insanın nutku tutuluyor. Kral mezarlarında önceden dolaşmak serbestmiş ama son zamanlarda yapılan tahribat nedeniyle son birkaç yıldır burada dolaşmak yasaklanmış.
Efsaneye göre; Apollo'nun oğlu olan Karya Kralının ikizleri olur. Erkeğe Kaunos, kıza ise Byblis adını verir. İkizler, birlikte büyür ve birbirlerine aşık olurlar. Bu gizli aşk, bebekleri doğunca ortaya çıkar. Çok öfkelenen kral, oğlunu ülkesinden kovar. O da gider ve Lidya sınırındaki, kendi adını taşıyan kenti kurar. Byblis ise gördüğü hakaretlere ve sevdiği kardeşinden ayrı kalmaya dayanamaz ve pınarları kuruyuncaya kadar gözyaşı döker ve sonunda bir kayadan atlayarak canına kıyar. Bu efsaneye göre, Dalyan'da bir labirenti andıran bu kanallar, Byblis'in gözyaşlarından oluşmuştur. Buradaki sazlıklar da Byblis'in saçlarıdır.

Tekne ilerledikçe yön duygunuz tamamen kayboluyor. Tam "işte şimdi yanlış yere girdik" diyorum ki tekne kıvrılıyor, süzülüyor ve oradan da geniş bir yere ulaşıyor.

Dalyan deltasından denize doğru ilerledikçe Ege'yle Akdeniz'in buluştuğu, ister tatlı suda, isterseniz tuzlu suda yüzebileceğiniz dünyanın en iyi ikinci doğal plajı seçilen İztuzu plajına ulaşırsınız. Med-cezire bağlı olarak bazen deltanın suyu denize bazen denizinki deltaya dökülürmüş.

yukarıda deltanın İztuzu plajı ile buluştuğu yer
Plajın uzunluğu 6 kilometre, kumları ince ve altın gibi. Caretta carettaların yumurtlama zamanında plaja giriş belli saatlerde olabiliyor ve iplerle çevrilmiş küçük alanlara girmeniz yasak.
Ertesi gün Saklıkent'e gittik. Burası yakın bir zamanda kaybettiği keçisinin peşinden giden bir çoban tarafından keşfedilmiş. Saklıkent, Muğla ile Antalya arasında doğal bir sınır.
10 kilometre uzunluğunda. Tlos antik kentine çok yakın.

Kanyonda bir yere kadar ince iskele üzerinde ilerledik.  Yaklaşık 100 m. uzunluğundaki iskelenin bitiminde büyük gürültü ile akan suyun soğuk esintisi ile karşılaştık. Bu bölüm kanyonun en geniş bölümüdür. Buz gibi suyun içinde ilerlemeye çalıştık. Çok zordu. Kanyonun ilerleyen bölümlerinde birbirlerinden farklı yüksekliklerde yirmiye yakın irili ufaklı mağara var. Ayrıca Bey Dağları'nın kaynak sularının döküldüğü harika bir gölcük de var.
Saklıkent'teki en güzel şeylerden biri kanyonu gezip döndükten sonra Eşen Çayı üzerine yapılmış tahta iskelelerdeki minderlere oturup yemeğinizi yer masasında yiyebilmenizdir. Yorgunluğu unutursunuz.


Tlos antik kenti bölgenin (Likya) en eskiyerleşim yeriymiş. Burası kaya mezarları, lahitleri, tiyatro ve hamam kalıntıları ile görülmesi gereken bir yer. Tlos, Luvi dilinde "güneş" demekmiş.
Tlos'da kalıntıların bir kısmı çökmüş, ilgilenen de olmadığı için zamanla halkın tarla olarak kullandığı yerler haline gelmiş.
Dalyan gezisi, Saklıkent Gezisi, Dalyan ve Saklıkent'te nereler gezilir, ne yapılır?

Salı, Mart 16, 2010

Kapalıçarşı

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethinden sonra şehirde çarşılar,hanlar,dükkanlar,hamamlar ve camiler yapılmasını emretmiştir. (Eskiden bedesten dernirdi: her türlü kıymetli eşyanın alım, satım ve saklanmasının yapıldığı kapalı çarşı). Eski sarayın yanına bir bedesten yapılmıştır. Bu bedesten birçok isim ile anılmıştır. Eski bedesten, iç bedesten, Cevahir Bedesten'i, Daha sonra bu bedestenin ilerisine yeni bedesten olarak bilinen Kapalıçarşı yapılmıştır. (temeli 1461'de atılmıştır)


Zenginler ve tacirler mücevherlerini,altınlarını, gümüşlerini bu bedestendeki kasalarda saklarlardı. Halk esnafa o kadar güvenirdi ki birikmiş parasını, bir banka gibi esnafa verir ve işletirdi.
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa kumaşlarının ithalinin başlaması, bedestenlerimizin yerli el dokuması kumaş ticaretini sekteye uğratmış, bankaların açılmaya başlaması da bedestenlerin banka hizmetine son vermiştir.
Kapalçarşı dev bir labirent gibi, 30.700 metrekarede 66 kadar sokağı, 4.000 kadar dükkânı ile İstanbul’un görülmesi gereken, benzersiz bir merkezidir.
İçinde son zamanlara kadar 5 cami, 1 okul, 7 çeşme, 10 kuyu, 1 sebil, 1 şadırvan, 21 kapı, 17 han vardı.

Çarşı, yabancı seyyahların kitaplarında, ressamların fırçalarında binbirgece masalları gibi anlatılmıştır.
Geçmişte burası her sokağında belirli mesleklerin yer aldığı ve bunların da, el işi imalatının (manifaktür) sıkı denetim altında bulundurulduğu, ticari ahlak ve törelere çok saygı gösterilen bir çarşı idi. Her türlü değerli kumaş, mücevherat, silah, antika eşya, konusunda nesillerce uzmanlaşmış aileler tarafından, tam bir güven içinde satışa sunulurdu.
Kapalıçarşı ' yı hergün 250.000 ile 400.000 kişi ziyaret etmektedir. Kaybolmaya yüz tutmuş birçok mesleği, kendisine has kültürüyle yaşatan Kapalıçarşı dünyanın en eski, en büyük ve en çeşitli ürünlerin sergilendiği bir mekandır.

Bütün dükkânların genişliği aynı olacak şekilde inşa edilmiştir. Her sokakta ayrı ürünün ustaları loncalar halinde bulunurdu (yorgancılar, terlikçiler vs.) Satıcılar arasında rekâbet kesinlikle yasaktı. Hatta bir usta, tezgâhını dükkânın önüne çıkarıp kalabalığa göstererek ürün işleyemezdi.
Mutlaka bir gününüzü ayırıp Kapalıçarşı'yı detaylı olarak gezin. Yorulduğunuzda Şark Kahvesi'nde çayınızı ya da kahvenizi için. Gitmeden önce aşağıdaki gibi bir krokiyi internetten alıp bununla birlikte gezerseniz daha rahat eder ve en azından kaybolmazsınız.

KAPALIÇARŞI

Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,
Sandık odalarında;
Senin de dükkanın öyle kokar işte.
Ablamı tanımazsın,
Hürriyette gelin olacaktı, yaşasaydı;
Bu teller onun telleri,
Bu duvak onun duvağı işte.
Ya bu camekandaki kadınlar?
Bu mavi mavi,
Bu yeşil yeşil fistanlı…
Geceleri de ayakta mı dururlar böyle?
Ya bu pembezar gömlek?
Onun da bir hikayesi yok mu?
Kapalıçarşı deyip geçme
Kapalıçarşı,
Kapalı kutu.

Orhan VELİ
Kapalıçarşı'nın Gezilecek Yerleri, Kapalıçarşı Gezmesi, Kapalıçarşı'nın Önemi

Pazartesi, Mart 15, 2010

Diyarbakır "taşlar ve düşler"

Tarihi İpek Yolu üzerinde bulunan Diyarbakır, bu nedenle yüzyıllar boyunca Güneydoğu Anadolu’nun fikir, sanat, kültür ve bilim merkezi olmuştur.
Diyarbakır yöresinin en eski adı Asur kaynaklarında Amidi olarak geçer. Arap akınları sırasında bölgeye yerleşen Bekr adındaki bir aşiret nedeniyle yörenin adı Bekr diyarı anlamında Diyar-ı Bekr olarak söylenmiştir. 
Diyarbakır'a bir Haziran günü gittik. Sanırım farkında olmadan iyi bir şey yapmışız. Çünkü hava sıcaklığı Temmuz-Ağustos aylarında 40-45 dereceyi bulurmuş.  Aslında Haziran'da da İstanbul'a göre çok sıcaktı ama nem olmadığı için terletmedi ve özellikle gölgede serindi bile.
Diyarbakır'da ilk dikkatimi çeken şey eski ve yeni Diyarbakır arasındaki fark oldu. Adeta bir cadde ile birbirinden ayrılmış ve farklı iki dünya gibiydi.
İlk önce surları gezdik.
Çin Seddi'nden sonra en uzun sur olması ile ünlenen Diyarbakır Surları 5.5 km uzunluğunda ve 7-8 m yüksekliğindedir. (bazı kaynaklarda en uzun 4.sur olarak yazıyor). Dış kale üzerinde Mardin kapı, Dağ kapı, yeni kapı ve Urfa kapı olmak üzere dört kapı var. Surlar bazalt taşından yapılmış.
 M.Ö. 300'lerde  Bizans İmparatoru Costantinus tarafından yenilenmiş. Yapılış tarihi bilinmiyor.
Diyarbakır surları

Surların orda meşhur Mardinkapı’ya doğru ilerlediğinizde Peynirciler Çarşısı’na gelirsiniz. Burada bir de Deliller Hanını görmenizi isterim.

Bu han ( diğer adı Hüsrev Paşa Hanı) 500 yıllık. Halk arasında Deliller hanı denilmesinin nedeni her yıl Hicaza gitmek üzere bu handa toplanan hacı adaylarını götürecek rehberlerin (delillerin) burada kalmalarındandır. Yapı iki katlıdır. Restore edilerek modern bir otele dönüştürülmüş. İçini gezmenize izin veriyorlar.

Diyarbakır'a gidip Ulu Camiiyi görmedim dememelisiniz. Bu cami Güneydoğu Anadolu'daki en eski cami.
Genellikle, şehrin 639'da Diyarbakır'ın Araplar'ın eline geçmesinden hemen sonra kentteki bir kilisenin camiye çevrilmesiyle yapıldığı kabul görür. Ayrıca caminin avlusunda ünlü bilgin El Cezeri'nin yaptığı güneş saati bulunmaktadır. Kare kesitli minaresi ilginçtir.


Malabadi Köprüsü:
Diyarbakır-Batman karayolu üzerinde, iki ilin sınırında, Batman Çayı üzerinde yer alan muhteşem bir Artuklu eseridir. Mostar köprüsünün ikizi kabul edilir. 850 yıl kadar önce yapıldığı tahmin edilir. Anadolu’daki taş kemerli köprüler içinde kemeri en geniş olan bu köprüde kemerin iki yanında kervan ve yolcular için yapılan iki barınak vardır.

Ahmet Arif, İzzet Altınmeşe, Ziya Gökalp, Hikmet Çetin, Nesimi, Cahit Sıtkı Tarancı Diyarbakır'da doğmuş ya da yaşamış ünlü kişilerdir.

Ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın Diyarbakır’da doğduğu ev şimdi müze haline getirilmiş. Bu ev Diyarbakır sivil mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilirmiş. Müzede, Cahit Sıtkı’nın kitapları, el yazıları, kullandığı eşyalar, fotoğrafları ve kütüphanesi sergileniyor. Bence gezdikten sonra da geniş avlusunda biraz dinlenmek gerekir.


Aşağıdaki fotoğraftaki minareyi görünce çok şaşırdım. Öylece bir sokakta duran bu minare dört ayak üzerinde duruyor. Bir rivayete göre dileğinizi içinizden tekrar ederek yedi kez ayakların altından geçerseniz dileğiniz gerçek olurmuş. Minarenin neden camiden bu kadar  uzağa yapıldığını anlayamadım. (Şeyh Mutahhar Camii) Büyük ihtimalle sonradan eklenmiştir.

Ayrıca Diyarbakır'ın Ergani ilçesinde bulunan Çayönü; 9500 yıllık en eski köy yerleşmelerinden biridir.

Diyarbakır'ın surları, karpuzu, peyniri, kahvaltıcıları, hasırı, Malabadi Köprüsü, Ergani bakırı, Delilo halkoyunu, Deliller Hanı, küçeleri (sokakları) meşhur.
İşte o küçelerden biri...
Burada bazı eski taş yapılar kafe ya da lokantaya dönüştürülmüş. Kimilerinin avluları da var. Yorulduğunuzda böyle bir yeri tercih ederseniz memnun kalırsınız. (Çemçe Diyarbakır Mutfağı, Lebeni Diyarbekir Evi, Köşk Sofrası veya Mezopotamya konağı bunlardan birkaçı.)
Ne yenir? Kaburga dolması, ekşili dolma, cartlak kebabı, içli köfte, meftune, bulgur pilavı, lebeni (ayran çorbası- çook severim), tatlı olarak da burma, kadayıf ve nuriye.